Hamza Türkmen’in yazısı:
Okumuş kesim arasında Türkçülük ve Garplılaşma akımlarının yaygınlaştığı Osmanlı Devleti’nin son döneminde yayınlanan Sebilurreşad Mecmuasında rahmetli Mehmed Akif sıklıkla Müslümanların ümmet dayanışmasından uzaklaşan halinden ve kavmiyetçilik sapmasından bahseden uyarıcı yazılar kaleme almıştır. Akif, kavim aidiyetinin fıtri bir duruma; kavmiyetçiliğin ise cahili bir şirk tutumuna işaret ettiğine sürekli vurgularda bulunmuştur. O dönemdeki kamuoyunun keyfiyetini şu mısra ile tasvir etmiştir: “Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile”.
Akif, 20 Haziran 1912 tarihli Sebilürreşad’ta “Din Bağı Kardeşliği Olmazsa, Dağılırız” başlıklı yazısında Keşfü’l-Hafâ‘da geçen şu hadisi aktarmıştır: “Müslümanların haline aldırmayan, Müslüman değildir.”
Kabile ve kavim bağı ile ilişki kurabileceğimiz Hucurat Sûresi’nde de mealen şu ilahi hitap yer almaktadır: “Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için / teâruf için sizi kabilelere ve şû’b / halklara ayırdık. Allah'ın yanında en kerim olanınız, en çok takva sahibi olanınızdır. Kuşkusuz Allah, her şeyi Bilen'dir, her şeyden Haberdar'dır.” (49/13)
Bu ayet-i kerime açıkça gösteriyor ki insanların halklara, kabilelere ayrılması; neseplerin birbiriyle karışmaması, her şahsın tarihteki biyolojik hüvviyetinin malum olması içindir. Zaten bu bağlamda Rabbimiz Rum Sûresi’nde de “Dillerimizin ve renklerimizin farklı olmasını Kendisinin kevni ayetlerinden” olduğuna işarette bulunmuştur (30/22). Yoksa kabilelere ve halklara ayrılmamız babalar ile, atalar ile tefâhur etmek yani övünmek için değildir.