
Filistinli mahkûmların tüm toplum için bir acı ve umut aynası olması üzerine
Filistinli mahkûmlar, esareti bir direniş, eğitim ve özgürlük için sarsılmaz bir mücadele alanına dönüştürerek halklarının direncini somutlaştırıyor.
Benay Blend’nin palestinecronicle’da yayınlanan makalesini Barış Hoyraz, Haksöz-Haber için tercüme etti.
“Güzelliği tarif edilemeyen bir özveri, kendi güvenliği ve özgürlüğünden önce başkalarının rahatlaması için duyulan sevinç"- Filistin Gençlik Hareketi'nden (PYM) yapılan bu alıntı, tarihi Toufan al-Ahrar (Özgürlerin Seli) esir takası sırasında serbest bırakılanlar da dâhil olmak üzere Filistinli mahkumların neden Filistin'in kurtuluşu için verilen mücadelede bir model teşkil ettiğini özetlemektedir.
Direniş sembolü Halida Cerrar'ın sözleri bu konuda bir örnek teşkil ediyor. Cerrar, 2020 yılında “Filistin Yazıyor Festivali'ne” yazdığı mektupta şöyle diyor:
“Fiziksel olarak çitlerin ve parmaklıkların ardında tutsak olsak da ruhlarımız özgür ve Filistin'in ve dünyanın semalarında yükseliyor. İsrail işgalinin uygulamaları ve dayattığı cezai tedbirlerin şiddeti ne olursa olsun, özgür sesimiz korkunç felaketlere, yerinden edilmeye, işgale ve tutuklamalara maruz kalan halkımız adına konuşmaya devam edecek. Ayrıca, sömürgeciliğin her türlüsünü acımasızca reddeden ve meydan okuyan güçlü Filistin iradesini dünyaya duyurmaya devam edecektir.”
“Bu Zincirler Kırılacak” kitabının; İsrail Hapishanelerinde Filistinlilerin Mücadele ve Meydan Okuma Öyküleri yazdığı önsözde, birçok kez idari gözetim altında tutulan bir FHKC üyesi olan Cerrar, “hapishane, olasılıkları keşfetme sanatıdır; günlük zorlukları en basit ve en yaratıcı araçlarla çözmek için sizi eğiten bir okuldur” (s.18), başka bir deyişle, siyasi eğitimin en yüksek biçimi, kolektif mücadele ve sumud (kararlılık) içeren eğitimdir.
Cerrar hapishanedeyken, orta ve lise sonrası eğitim programları da dahil olmak üzere kadın mahkumlar için dersler verdi ve aynı zamanda Filistinli mahkumlar ile Filistin kurtuluş projesi arasındaki ilişki üzerine araştırmalar yaptı.
Cerrar, “Hapishane içinde bir direniş biçiminin eğitim olduğuna ikna oldum,” diyor. “Bu nedenle, örneğin; hapisteyken insan hakları üzerine bir ders verdim. Kadın mahkumların yazdığı makaleler çok zengindi, çünkü sözleşmelerde belirtilenleri yaşadıkları baskı veya ihlal türleriyle ilişkilendiriyorlardı.”
Hamas'ın müzakere ettiği takas anlaşması uyarınca kısa süre önce cezaevinden salıverilen Cerrar “yorgun ve zayıf görünüyordu, beyaz saçları ve gözleri hücre hapsinin baskısını yansıtıyordu.”
Ancak ertesi gün Cerrar hapishanede yaşadığı zulmü anlatacak kadar iyileşmişti. Cerrar'ın hikâyesi yakın zamanda gözaltından serbest bırakılan diğer kadınlar tarafından da yankılandı.
Cerrar'ın mücadelesi tek başına değildi, daha ziyade 1948'de “İsrail” devletinin kurulmasından bu yana Filistin halkını silmeye ve boyun eğdirmeye çalışan sömürgeci mekanizmaya karşı pek çok kişinin verdiği mücadeleyi yansıtıyordu.
Bu nedenle kurgu, birkaç kişinin hayatına sığdırılmış çok sayıda insanın hikâyesini sergilemek için yararlı bir alan sağlar. Nitekim Yahya Sinvar, The Thorn and the Carnation-Part II (Diken ve Karanfil - Bölüm II - 2004) kitabının önsözünde, “tüm olaylar gerçek olsa da, bu ne kendi kişisel hikâyesi ne de herhangi bir bireyin hikâyesidir” diye yazar. Dahası, Sinvar yazdıklarının çoğunu bizzat yaşamış ya da “değerli Filistin topraklarında” on yıllar boyunca yaşamış insanlardan dinlemiştir.
Hamas'ın ilk kurucularından biri olan Sinvar, örgütün gelişimini 1967'den 2000'lerin başına kadar izliyor. Sinvar hapisteyken yayımlanan roman, Gazze'deki mülteci kamplarının bir ürünü olan ve direniş için önemli olacak bir strateji geliştiren kuzeni İbrahim'in hareketlerinin izini süren Ahmed'in bakış açısından anlatılıyor.
Hamas'ın temsil ettiği toplumla bir şekilde bağlantılı olmadığı fikrine karşı çıkan Ahmed, direnişin nasıl “bir yaşam tarzına dönüşmeye başladığını, günlük Filistin örüntüsünün belkemiği haline geldiğini” (sf. 77) ve bu toplumsal çabanın hapishane yaşamına nasıl aktarıldığını anlatıyor.
“İsrail” Negev Hapishanesini açtığında, Ahmed'ın kardeşi Mahmud ve kuzeni İbrahim ilk grup tutuklular arasındadır. Orada yaşam koşullarını iyileştirecek ve “zalim gardiyanları” (sf. 86) Ahmed'in diğer mahkûm arkadaşlarına saygı göstermeye zorlayacak şekilde örgütlenmeye başlarlar.
Sorumluların tacizlerine rağmen, tutuklular çevrelerini “İntifada'nın kültür ve sanatını öğreten bir akademiye” dönüştürürler (sf. 99). Böylece hapishaneye okuma yazma bilmeden giren gençler, “davaları için gereken çeşitli becerileri” kazanmış olarak çıkarlar (sf.100).
O zaman da şimdi olduğu gibi, aileler yakınlarının bu korkunç koşullardan kurtuluşunu kutluyor, belki de “İsrailli” gardiyanlar mahkûmlara karşı acımasızlıklarını artırdıkları için şimdi daha şok edici.
Euro-Med Monitor tarafından “yaşayanlar için mezarlar” olarak nitelendirilen cezaevleri, “Gazze Şeridi'ndeki olaylardan sonra acımasızca artırılan cezalandırma önlemlerinin bir parçası olarak, tutukluların Filistinli olmalarından başka bir şeyle cezalandırılmadıkları, ağır işkence, kasıtlı aç bırakma ve uzun süreli hücre hapsine maruz kaldıkları” kurumlar haline geldi.
Mahkûmları serbest bırakıldıklarında karşılayan kalabalıklar hakkında çok şey yazıldı. Peki ama böylesine iğrenç koşullar altında hapishanede geçirdikleri uzun yıllar boyunca hayatta kalmalarını sağlayan neydi? Samidoun: Filistinli Mahpuslar Ağı'nın “İsrail” askerleri tarafından öldürülmesinden kısa bir süre sonra Sinvar hakkında yazdığı gibi:
“Stratejik yaklaşımı, cesareti ve kahramanlığı, geniş ulusal yaklaşımı ve Filistin kurtuluşunun ilkelerinden vazgeçmeyi ve taviz vermeyi reddetmesiyle, direnişin ve bir bütün olarak kurtuluş mücadelesinin liderleri olarak mahkûmların vaadini ve rolünü temsil ediyordu.”
Filistinli mahkûmlar halklarının mücadelesinin kahramanları olsa da, “mahkûmlara, Filistin topraklarına ve halkına özgürlüğü getiren direniştir; Gazze'nin kalbinden Filistin'e, Yemen'e, Lübnan'a, Irak'a ve İran'a ve dünya halklarına uzanan bir direniştir.”
Mahkûmlar Hareketi ile direniş arasındaki ilişki karşılıklıdır ve Filistin halkı tarafından uygulanan karşılıklılığı yansıtmaktadır.
Nitekim bu “umut ve birlik” mesajı 25 Ocak'taki ikinci rehine takası sırasında serbest bırakılan mahkûmların sözlerine de yansımıştır.
Serbest bırakılanlar arasında Azmi Nafaa “özgürlük duygusunun harika olduğunu” söyledi ve bu sevincini Gazze halkına ve direnişe borçlu olduğunu belirtti.
Diğerleri ise hem sivil hem de askeri kanattan Filistin halkını, serbest bırakılmalarına sebep olan sumud (kararlılık) ve dirençleri nedeniyle övdü.
Bu ‘Zincirler Kırılacak’ kitabına yazdığı önsözde: İsrail Hapishanelerinde Filistinlilerin Mücadele ve Meydan Okuma Öyküleri (editör Ramzy Baroud, 2020) kitabına yazdığı önsözde Halida Cerrar, “hapishanenin sadece yüksek duvarlardan, dikenli tellerden ve ağır demir kapıları olan küçük, boğucu hücrelerden oluşan bir yer olmadığını” açıklıyor.
Cerrar, “hapishanenin aynı zamanda, her gün acı çekmelerine rağmen gardiyanlara ve idareye karşı mücadelelerini sürdüren gerçek insanların hikâyeleri olduğunu” savunuyor. Hapsedilenler için hapishane “ahlaki bir duruş”, aile gibi olan yoldaşlar tarafından paylaşılan bir duruş.
“Ortak acı, ıstırap, hüzün” diye yazıyor, ama ”her şeye rağmen zaman zaman neşe de var.”
Cerrar, mahkûmları yalnızca Siyonist rejimin kurbanları olarak göstermeyi reddediyor. Cerrar, hapishane hayatının günlük dehşetini kabul etmekle birlikte, yoldaşlarının hapishane gardiyanlarına meydan okumak için kullandıkları eylemliliği vurgulamayı da ihmal etmiyor.
“Bunlar sadece hapishane hikâyeleri değil” diye bitiriyor sözlerini, çünkü ”hapishane, kendi topraklarında köleleştirilmeyi reddeden ve bir zamanlar sömürgeleştirilmiş tüm muzaffer uluslar gibi aynı irade ve gayretle özgürlüklerini yeniden kazanmaya kararlı bir halkın çok daha büyük mücadelesinin bir mikrokozmosudur.”
Bu doğrultuda, gazeteci/aktivist Ramzy Baroud “umudun büyük yürüyüşü” hakkında yazıyor: Gazze'nin silinmeye karşı meydan okuması,” yani yerinden edilmiş yüz binlerce insanın Gazze'nin kuzeyindeki (büyük olasılıkla yıkılmış) evlerine geri dönüş yürüyüşü.
Filistinlilerin eski evlerine “geri dönüş haklarını” güvence altına alma konusundaki kararlılıklarını anlamayanlar için soru “neye geri dönüş?” olabilir.
Baroud cevap olarak Filistinlilerin “İsrail'in soykırımından bir zafer duygusuyla çıktıklarını” açıklıyor. Kendi tarihlerini yazıyorlar; bu tarih, ölçülemez ve hayal edilemez kayıplara rağmen, aynı zamanda bir umut ve zafer tarihidir.”
* Benay Blend, doktorasını New Mexico Üniversitesi'nde Amerikan Çalışmaları alanında yapmıştır.
HABERE YORUM KAT