1. YAZARLAR

  2. BAHADIR KURBANOĞLU

  3. İntifada ne ‘Ekmek İsyanı’ ne de Liberal-Demokrasi Talebidir
BAHADIR KURBANOĞLU

BAHADIR KURBANOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

İntifada ne ‘Ekmek İsyanı’ ne de Liberal-Demokrasi Talebidir

06 Şubat 2011 Pazar 13:59A+A-

İlk tespitten başlayalım. Bu kökten oryantalizm ve materyalizm kokan tespit ile ilgili birileri çıkıp Batılıları ve bizim Batıcıllaşmış zihinlerle değişim/dönüşüm/devinim ve gelişmeleri okuyanlarımızı uyarmalı.

Zübeyde hanım kültür merkezinde geçen Çarşamba günü aynı hususun altını defaatle çizen Turan Kışlakçı kardeşimiz de tespitlerine destek anlamında Mısır’da mezar evlerde yaşayan iki milyondan fazla insanı örnek olarak göstermişti. Kışlakçı kardeşimizin ufuk açıcı değinilerini gölgelediğini düşündüğüm ve isyanların sebeplerinin başına oturttuğu bu “açlık”, “sefalet” merkezli değinileri üzerine -formata uygun olsa- yerimden kalkıp “Acaba o meydanda o mezar evlerde yaşayanlardan kaç kişi vardır acaba?” diye sorasım geldi.

Dünyanın pek çok ülkesinde açlık ve sefalet kol gezmekte. Afrika ülkelerinin durumunu yansıtan fotoğraflara bakamayıp gözlerimizi kaçırmak zorunda kalışımız da biraz bundan. Bir deri bir kemik kalmış insanların bu duruma gelinceye kadar ne ile meşgul olduklarını sorabilmek için, önce birkaç defa yutkunmanız gerekir. Sonra da bu soruyu sormak zorunda kaldığımızdan ötürü utanmamız!

Mustezaflığın türleri vardır. Bunu Beheşti “Mustezaflar” isimli eserinde çok güzel anlatır.

Bazılarımızın elinden düşürmediği Brezilyalı yazarın “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı kitabında da bir şekilde aslında bilinçlenme yolunda harekete geçirebileceğiniz kitlelerden bahseder. Sorun ezilmişlikten ziyade, bu ezilmişlik olgusunun kanıksanmışlık ve aldatılmışlık halidir. Bu ezilenlerin nasıl ezenlerine galebe çaldıktan sonra onlara benzedikleri de örneklerle anlatılır. Ama burada da sonuçta bir şekilde ezilmişlik haline son vermeye ahdetmiş olanların yaşadıkları değişime şahit oluruz, öyle ya da böyle.

Fransız İhtilalinden Rus ve Çin devrimlerine kadar aynı hikaye ile donanırız. Bu devrimler ne kadar ve hangi anlamda devrimdirler, diye insana sorular sordurtur. ‘Madem ki başa gelenler gidenleri aratmakta ve kitlelerin içinden çıkan önderler ezenlerinin mantığıyla tarihi tekerrür ettirmek istiyorlarsa, o halde bu olup biten de nedir?’ dercesine!

Burada bir noktalı virgül koyalım ve Afrika ve Asya’daki fakirlik ve yoksulluğa geri dönelim. Bu ülkelerde adeta açlığın sosyo-kültürel yapısı oluşmuştur. Yokluklar içerisinde yaşayan kitleler, bu yaşam tarzına alışmıştır. Günlük yaşam standartları, tekdüze olmuş bu hengamenin, nereye uzadığı belli olmayan geleceksiz, umutsuz, günübirlik bir hayatın sosyolojisini sunar bizlere. Ve bu durum da elbette incelenmeye muhtaçtır.

Fransa’nın Cezayir’i işgalinden itibaren sürdürdüğü bilinçli kolonyal program sayesinde kitleler sadece ellerindekileri kaybetmemişler, aynı zamanda kişiliklerini, kimliklerini, hayattan ne isteyip neyi beklediklerine dair umutlarını yitirmişlerdir. Başkaları adına, farklı zümreler adına yaşayan, onlar gibi olabilmek için uğraşıp didinen ama kuyruğuna teneke kutu bağlanmış kedi misali, kendilerini çevreleyen mahzenlere mahkum edilmiş insanlar. Frantz Fanon ve Malik. B. Nebi’nin eserleri bu durumu veciz bir şekilde ortaya koyar. Ancak aynı Cezayir’de Reşid Rıza’nın öğrencisi Abdülhamid b. Badis’in müthiş gayretleri, sosyo-kültürel alanlardaki ıslah çabaları, kitlelere kimlik aşılayan uğraşları bir milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği Cezayir Bağımsızlık mücadelesinin de başlatıcısı olmuştur.

Hakeza yine ıslah çizgisinin Mısır’daki devamcısı Hasan el-Benna da selefleri Abduh ve Rıza’nın öğretilerinin Mısır’da sosyalleşmesi, kültürel dönüşümlere kavuşması, seküler çözümsüzlüklerin bataklıklarında dolaşan Mısır halkına özgüven hamleleri yaşatması da bu meyandadır. Ve bugünlere miras kalan pek çok gelişimin tohumları da o dönemlerde atılmıştır.

Tıpkı İran İslam devriminde orta sınıf esnafın ve öğrencilerin etkilerinin görülmesi örneğinde olduğu gibi, sokaklara inenler boş mideler değil, bilinçlenmiş zihinlerdir.

Bir önceki yazımda Hamas örneği üzerinden anlatmaya çalıştığım husus buydu.

Afrika insanı maalesef açlık toplumu olma yolunda bilinç eksikliğinin verdiği çaresizlikler içerisinde Beheşti’nin sıraladığı biçare mustezaflığa düçar olmuşken, bazı toplumlar da meleklerin “hicret etseydiniz ya!” buyruğuna muhataplık düzeyinde seyrederken, bazıları da “Ya rabbi halkı zalim olan bu şehirden bizi çıkar, bize katından bir yardımcı gönder” diyen mustezaf halkların yaşadığı seviyede olabilir.

Bu yüzden klasikleşmiş sosyolojik (ve dahi ideolojik) tezler üzerinden, sanki dünya üzerinde tekil topluluklar yaşıyormuş, hepsi aynı kültürel kodların, aynı yasaların kalıplaşmış determinizmlerine düçar olmuşlar gibi bir anlayışın bizlere meseleler hakkında vuzuha kavuşturulmuş tablolar sunmayacağı aşikardır! Onca tecrübeden sonra bizler hala bu tozlanmış tespitlerle tatmin olacaksak diyecek bir söz yok ama çıkıp “Yağma yok, öyle değil böyle!” diye haykırabilecek potansiyeller de sadece İslami kesimlerde var. Çünkü bu ülkelerin gerçeklerine en yakın olanlar bizleriz!..

Sadece Tahrir meydanında atılan sloganlar bile, bunun böyle olmadığının, pek çok değişkenin bu süreçte rol aldığının, hatta bu değişkenlerin çoğunun emperyalizmin yüzüne ayna tutmanın yanında, son elli yıllık süreçten hesap soran, bunun artık sonlanmasını isteyen, tek adamların gidişinden tatmin olmayan, bölge politikalarının yakıcı etkilerini de dillendiren (anti-siyonizm bağlamında) mahiyetlere sahiptir.

Eğer çulsuzluk tek başına en temel etken olsaydı, eminim ki Mübarek sahip olduğu 67 milyar doların önemli bir kısmını sadece milis güçlerine değil, meydanda toplanmış halk kitlelerine dağıtarak; onları şirketlerine ortak ederek halletme yolunu tercih edebilirdi. Bu traji-komik gibi görünen karikatürizasyon bile bu türden sözde sosyolojik tespitlerin nelerin üzerini örttüğünü göstermesi açısından manidardır.

Biz kanımca bundan daha önemli bir boyutu tartışıyor olmalıyız.

Gerek Tunus’ta, gerekse Mısır’da Nahda ve İhvan üzerinde geliştirilen ve Müslüman mahallesinde kendisine yer bulan tespitlerde bundan sonrasına ilişkin pek bir şeyin değişmeyeceği, bu hareketlerin demokratik ilkelere sadık kaldıkları, seçimler, meclis, anayasa gibi sözler telaffuz ederek halkın biriken öfkesini liberal-demokratik bir sürece kurban verecekleri endişeleri üzerinde yoğunlaşması ilginçtir.

Diktatörlerin gidişini, halkın öfkesi ve onurlu direnişini, bilinçlilik halini, İhvan ve Nahda’nın yeniden siyaset arenasında temsil gücü kazanabileceği umutlarının yeşerdiği bu süreçte, daha bu gelişmelere sevinebilecek zaman bulamadan, sembolik olarak alerji duyulan (seçim, meclis, anayasa gibi) kavramlar üzerinden ve endişe kabilinden bu hususları dillendirip gelişmeleri gereğince okumayı zorlaştıran kulvarlara yönelmek üzerinde de tartışmak gerekiyor.

Bu Endişeler Üzerinden Yapılan Süreci Okuma Biçimleri Zaaf ve Eksiklik Barındırmakta ve Bunlardan Kaynaklı Bir Zihniyet Problemini Yansıtmaktadır!

Benzer eleştiriler Hamas’ın seçimlere katılım sürecinde de dillendirilmiş ve hatta “Hamas AKP’lileşiyor mu?” sorularını sordurtan bir ortamın da kıvam bulmasını körüklemişti. Burada birkaç konu göz ardı ediliyordu kanımca ve süreç böyle düşünenleri haklı çıkardı: Bunlardan ilki yaşanan sorunlar karşısında devrimcilik/inkılapçılık adı altında tarihin bir safhasında aniden belirivereceği zannedilen bir tutumdan sapmışlık ithamıyla, yirmi yıldan fazladır mücadele veren bir çizgiyi yargılamak; İkincisi bölge siyaseti ve işleyen süreçle ilgili bilgi eksikliği; Üçüncüsü, yıllardır faaliyetleri ortada olan İslami hareketlere olan güvensizliğin aceleci tespitlerle dışavurumu; Dördüncüsü ise aynı bölge üzerinde faaliyet gösteren diğer muhalif unsurların fikirlerinden faydalanmada gösterilen gevşeklik ve umarsızlık.

Netice itibariyle İslami Cihad’ın Hamas’la ilgili düşüncelerine ve verdiği desteğe vakıf olduk, Hamas’ın silahlı mücadeleyi akamete uğratacak bir savrulmaya düçar olmadığına ve İsrail’in başlatmak zorunda kalmasına rağmen, ölü bir cenini andıran Oslo sürecine karşı geliştirilmiş bir manevra olan malum süreci yaşadık. Ve bu sürecin ardından gelen gelişmeleri hep birlikte takip edip liderlerinin onurlu mücadelesine, ambargo altındaki bir halkın gönülden desteğine şahit olduk. Önceleri umut olarak baktığımız ve izlediğimiz bu süreç, bölge halkı ve genel İslami kamuoyu açısından öğretici ve geliştirici bir mahiyet arzetti. Hatta diğer dünya halkları açısından öğretici-eğitici ibretamiz şahitlikleri beraberinde getirdi.

Kanımca aynı yaklaşım biçimine burada da sahip olmalıyız. İlkin halkın onurlu direnişi ile ülkelerini terk etmek zorunda kalan ve diğer coğrafyalarda tağutlara korku salıp bir takım düzenlemelere gitmek zorunda bırakan sürecin hepimiz için taşıdığı umutların sevincini yaşamalıyız. “Daha kötü olabilir!” demeden önce “Daha kötü ne olabilir(di)?!” diye basiretle düşünmek için kendimize fırsat vermeli, bir nefes soluklanıp gelişmeleri takip etmeliyiz.

Bir takım şekilsel tartışmalara teorik manada takılıp seçim, koalisyon yapıları, meclis, zalimlerin muhtemel yargılanma süreçleri ve yeni bir anayasa dışında ne gibi çözüm önerilerimiz olabilir? diye düşünmemiz gerekir.

Ve belki de hepsinden önemlisi bu coğrafyaların tecrübelerine sahip İslami hareketlere tıpkı Filistin coğrafyasında olduğu gibi güven duymalı; İsrail’in telaşının ardında yatan siyasi sebepleri kavramaya çalışmalı, o veya bu şekilde gelecek değişimin K.Afrika ve Ortadoğu denklemine yapacağı etkiler üzerinde kafa yormalıyız.

Bu toplumların ve toplumlara yakın tarihte önderlik etmeye soyunmuş hareketlerin yaşadıkları nice seküler tecrübelerin ardından yepyeni dünyevi/seküler laik ortamlarda nefes alacakları alanlar mı, yoksa bunları aşma cehdi içerisinde İslami ıslah projelerinin tecrübelerini mezkur siyasaya ve sosyo-kültürel ortamlara nüfuz ettirmeye mi çalışacaklarını düşünelim…

Unutmayalım ki özgürlük ortamları olmadan, insanların ve toplumların iradeleri özgür bırakılmadan ve belki de yepyeni sancılı süreçler yaşanmadan zihnimizde tahayyül ettiğimiz ıslah olmuş toplumlar ve toplumları yönlendiren ideal sistem tasavvurları karşılık bulamaz. İdeal olan toplum yapıları ve yönetim biçimlerine yaklaşmak, ıslah süreçlerinin süreklilik arzettiği ve devamlılığını kendi ayakları üzerinde sağladığı yapılarda oluşur. Buna bundan önceki yazıda kültürleşme olarak işaret etmeye çalışmıştım. Diktatörlerden kurtulan toplumların, yılların tortularını üzerinde barındırdıkları ruczlardan kurtulabilmeleri bir süreç, bir kültürleşme meselesidir. Devrim dediğimiz olguların başarısızlıklarını bir kez daha tecrübe etmektense, İnkılab olarak nitelenmeye layık tedrici süreçlerin tecrübelerine zaman tanımak kanımca sünnetullaha da en uygun yaklaşım biçimidir.

Üstelik bu toplumlar artık, “Senin için en iyisi Batı’da!” sloganına karınları tok toplumlardır. İntifadaların İslam coğrafyalarında yükselmesini avantaj olarak nitelemem de bundandı. Zira bu tecrübeler, siyasi kazanımlarla beslendiğinde sadece bölge halklarına değil, inanıyorum ki şahitlik bağlamında tüm dünya halklarına örneklik oluşturabilecek potansiyelleri bünyesinde barındırmaktadır. Geçmişin hataları en aza indirilip, hamasi süreçlere razı olunmayacak, sosyalizan, nasyonalist, marksizan, liberalist söylemlerin yaldızlı iklimine yeniden savrulmaların azalacağı kültürel inkılapların umudunu diri tutmalıyız ki, bundan sonrasına ilişkin üretimlerimiz de bu minval üzere işlesin. Kanımca Tunus ve Mısır örnekleri bu açıdan da bir laboratuar vazifesi görecek, müslüman düşünürler bu tecrübelerle yepyeni tartışmaları uygulamalı olarak yapma şansını da yakalayacaklar.

Ben gerek Gannuşi’de, gerekse İhvan’da bu tecrübelerin olduğunu düşünüyorum ve bu hareketlere bu bağlamda güveniyorum. Güvenimin tek sebebi sahip oldukları birikim değil; aynı zamanda dünyanın son yıllarda yaşadığı değişimler. Değerler bağlamında liberalize edilen dünyada, liberalizmin yarattığı kahredici neticelerin savaşlar, bozulan ekonomiler, beslenen diktatörler, bozulan fıtratlar ve karıştırılan zihinler bağlamında faş olması, yeter derecede tecrübe edilmesi. Dolayısıyla özgürlük kavramından ahlaka, adaletten hukuka ve demokrasiden temel haklara kadar bu kavramların yepyeni tanımlarının ve şahitliğinin belki de Müslüman halklar üzerinden test edileceği ve belki de yeniden inşa edileceği bir süreç.

Fukuyama’nın sözü aklıma geliyor: “Tarihin Sonu”. Fukuyama bunu liberalizmin küreselleşmesine atfen kullanmıştı. Bu sözü ona iade ediyorum: “Liberalizmin Sonu!”; İslami-İnkılabi dönüşümlerin çağcıl başlangıcı! İnşaallah!..

YAZIYA YORUM KAT

17 Yorum
  • Cemil Arslan / 10 Şubat 2011 00:49

    Bu hareketin/devrimin ortaya çıkması, yaygınlaşması ve kitleselleşmesinde açlık ve yoksulluk olgusunun büyük ölçekte rolü vardır. Bunu yadsımamız mümkün değil. Bu bağlamda, bu halk kitlelerinin son derece haklı talepleri, eylemleri ve dinamizmi küçümsenemez veya gözardı edilemez.
    Aynı ölçekte bir devrim, Suudi Arabistan'da yahut Katar'da niye gerçekleşmiyor? Bu can alıcı soru üzerinde de hassasiyetle durulması icap eder.
    Çulsuz/çulsuzluk, boş mideler, aç karınlılar, tok toplumlar gibi küçümseyici, yok sayıcı ya da hakir görücü ifadelere, benzeşim kurmalara yahut yakıştırmalara asla katılmıyorum.
    Son cümledeki İslami-inkilabi dönüşüm tezine katılıyorum. Lakin, bu dönüşümü devrimle, topyekun halk hareketiyle bütünleştirmemizde acaba bir sakınca var mıdır? demekten de kendimi alamıyorum.
    Değerli kardeşim; sevgiler, saygılar...

    Yanıtla (0) (0)
  • ŞENEL MUTLU / 09 Şubat 2011 10:39

    slm. yaşadığımız ülkenin hüsnüleri ve bin alileri ölü olduklarından, sistemlerine karşı bir intifa olması için müslümanların sorumlulukları konusunda sizden bir yazı beklentimle beraber hilal tv deki performansınızdan dolayı Rabbimiz sizden ve konuklarınızdan razı olsun

    Yanıtla (0) (0)
  • Bedirxan / 09 Şubat 2011 10:26

    Tunus da başlayan ve tüm ortadoğuyu etkileyen özgürlük çığlıkları ne yazıkki! bizde herzamanki gibi konunun kendisinden çok (ne-niçin-nasıl-niye )'si vuku buldu.

    Bu Hareketler Açlık Hareketimi ?

    Hayır bence bunları yanlızca açlığa karşı gelişen bir reaksiyon olduğunu düşünmek bizleri ciddi bir yanılgıya sevk edebilir.Aynı zamanda bunları salt "gelişmiş zihinlerin" hareketi olarak yorumlamakta aynı yanılgıya düşmemizi sağlar bence .

    Bu bir halk hareketidir
    İşçisiyle , Köylüsüyle, Kadınıyla, Açıyla ,Müslümanıyla, sosyolistiyle, liberaliyle vs vs..
    bu gelişmeler önemlidir.
    TİRANlığın son bulması...
    Filistindeki kardeşlerimizin rahat nefes alabilmesi...
    Eylemlerin kazanımlarının olduğunu tüm tapınak şovalyelerine göstermesi açısından çok çok önemlidir...
    Yaşasın emperyalizme karşı ortak mücadele...

    BERXUDAN JİYANE JİYAN İSLAME

    Yanıtla (0) (0)
  • rojin / 09 Şubat 2011 00:40

    "kültürel inkılapların umudu" mu? abi kültür inkılabının umudu mu olur..
    kültür inkılabı sözcüklerinin zihnimde çağrıştırdıklarına binaen pasif, sönük, toplumun iç dünyasının değişiminden ibaret bir dönüşümün umudu olur mu?
    bu başlı başına küf kokan bi yol
    bizim değiştirmeye çalıştığımız ya da şöyle ifade edeyim toplumun, rejimin tedaviye muhtaç yaraları kültür mü?? bu mudur halkın kanayan acıları?
    sizi tüm bunları bir kez daha düşünmeye davet ediyorum
    selamun aleykum

    Yanıtla (0) (0)
  • sadık ertaş / 08 Şubat 2011 18:07

    benim bildiğim kadırıyla intifada başkaldırmak tır varlık içinde yokluk çeken mısır halkı başkaldırmıştır mısır halkı ekmeğe muhtaçtır evet çulsuzdur belki ama sömürüldüklerinin farkına varmışlardır bunları kimler uyandırdı uyandıranlar kıpti mi,demokratmı yoksa müslümanmı uyandıranlardan Allah razı olsun

    Yanıtla (0) (0)
  • selim / 08 Şubat 2011 15:45

    Anlamamak ve anlamamakta ısrar etmek!

    Öğüt almamak noktasında ısrar!

    Yazıyı anlamadan niyet okuması eşliğinde cımbızla çekilip çekiştirilen yargılar!

    Ne yazarın ne de yorumcuların senin kastettiğin şeyi kastetmediklerini anlamak için ne yapmak gerekiyor?

    Yazıda Batılıların ikiyüzlülüklerinden, sosyolojik tespitlerin ideolojik yönlendirmelerinden bahsediyor.

    Yoksa "Sakın ha inkılap yolunda yürürken bu çulsuzları yanımızda barındırmayalım" ya da "mezar evlerde yaşayanlarla bizim ne işimiz olur" falan denmiyor

    Yorumların şaka gibi!

    Bu sitede birbiriyle bütünlük oluşturan diğer yazılarla birlikte bu yazıyı bir kez daha oku istersen.

    Ha bu arada, kardeş istişarede her zaman rahmet vardır. Çevrendeki başkaca müslümanlara da okutup bir fikirlerini almanda fayda var.

    wesselam...

    Yanıtla (0) (0)
  • mustafa / 08 Şubat 2011 14:36

    "İntifadanın Ana Sebebinin Ekonomik Olduğu İddiası Çarpıtmadır!"

    Mustafa Eğilli, Mısır ve Tunus intifadasının ısrarlı bir şekilde ekonomik faktörün belirleyiciliği ile sunulması çabalarına dikkat çekerek, bunun birinci olarak cehaletten ve ikinci olarak da kasıtlı manipülasyondan kaynaklandığını ifade etti. Ve bu bağlamda intifadaya kaynaklık eden başlıca etkenin ekonomik olmadığının altını çizerek şunları kaydetti:

    "İntifadada birinci sebep iddia edildiği gibi işsizlik, açlık, yoksulluk değildir. Her iki ülkede de ana sebep İsrail'dir. İnsanlar el-Cezire'ye verdikleri mülakatların genelinde intifadanın siyasi nedenine dikkat çekerek İsrail ve Amerika'yla girilen onur kırıcı işbirliğini vurgulamakta ve rejimin köklü değişimini talep etmektedirler."

    Müteakiben ayrıntılı olarak intifadaya kaynaklık eden sebepleri kategorilere ayırarak değerlendirmelerde bulunan Eğilli, özet olarak intifadayı doğuran etkenleri şu başlıklar altında tasnif etti:

    1- İşbirlikçi rejim.

    2- Özgürlüklerin kıtlığı, despotizm.

    3- Laik-seküler sisteme sahip olunması ve bu cümleden olarak İslami değerlere düşmanlık.

    4- Filistin davası karşısında İsrail'le girişilen koyu işbirlikçi tutum ve bunun Gazze savaşı sürecinde zirveye çıkması.

    Yanıtla (0) (0)
  • Resul AYDIN / 08 Şubat 2011 13:46

    Ezilen insanları aşağılamak için kullanılan "çulsuz" terimi bile değerli yazarlarımızın bilinçli olmayan ezilen kitlelere bakış açısını gösteren bir emaredir. Fakirleri, ezilenleri, bilinçsizlikle suçlamak, aşağılamak kolay, özgürlükleri genişletme adına muhafazakarlaşmak kolay, ayaklanan çulsuz kürtler olunca suçlamak kolay, devrime giden yolda çulsuzlarla beraber hareket etmek zordur.

    Yanıtla (0) (0)
  • Murat AYDOĞDU / 08 Şubat 2011 11:54

    “Müslüman halkların gerileme sebepleri, dış sebep Moğol İstilası, iç sebep İslam’ın teolojik yorumu.
    Fakat aynı zamanda İslam gerçek dünyada var olan bir hadisenin, hukuk, şehirler, devletler ve medeniyetler yaratan hareketin adıdır.
    İslam’ı savaşçı din kabul edip ona saldıranları, onu “ibadette bile sakin olmayanların, insanları Tanrı İmparatorluğuma hazırlamak yerine dünyayı fethetme hedefleri olanların, oruç tutmaları daha çok içinde güç ve merhamet ile tat ve zevkin umutsuz bir karışımı olan kimselerin dini” olarak görenleri hatırlayalım
    Motifleri ne olursa olsun bu saldırıda biraz gerçek vardır. İslam her zaman iç ve dış, ahlakî ve tarihî, bugünü ve ahireti, iki dünyayı istemiştir. İslam bu ikili davetle tanımlanabilir. Allah’a ve iyiliğe karşı İslam teslimiyeti emrediyordu fakat kötülük, zulüm, düşmanlar, hastalık, pislik ve batıl inanca karşı onun sadece tek bir emri vardı: Mücadele.” (Aliya İzzetbegoviç, İslam Deklerasyonu)
    Sloganik yaklaşımların cephede nasıl gedikler açtığını ve gençlerin nasıl savrulduğunu göremeyen arkadaşlarımın dikkatine. Önderler olmanın nasıl sorumluluk olduğunun bilinci ile, nndi ithamlar çerçevesinde oluşacak hesabın ahirete bırakılmadan değerlendirilmesi dileği ile Allah'a emanet olun.

    Yanıtla (0) (0)
  • Murat AYDOĞDU / 08 Şubat 2011 11:50

    “Merkezi olmayan ve disiplinsiz kesimler bazı sorunlar yaratmalarına rağmen oldukça faydalıdırlar ve Lenin bunlardan yararlanmıştır.” (Alexander Radinowitch. The Bolsheviks come to power.)
    “Devlet, savaşımda, devrimde devrim düşmanlarını bastırmak için yararlanmak zorunda olduğumuz geçici bir kurumdan başka bir şey olmadığına göre, özgür halkçı bir devletten sözetmek saçmadır: proletaryanın devlete gereksinmesi olduğu sürece, o, bunu, özgürlük için değil, hasımlarını altetmek için kullanacaktır.” (Engels Seçme Yapıtlar)
    “Yoksullar kenar mahallelerde intikam fantezileri üzerine marşlar söylerler.” (J.C. Scott, Tahakküm ve direniş)
    “Devrimciler “iktidarı” ele geçirmek için mücadele ederken, postmodernler “haz” almak için mücadele ederler.” (Terry Eagleton, Postmodernizmin Yanılsamaları)
    “İslam ile bir kısım mevcut düzenler arasında, İslam ile kimi mevcut doktrinler arasında ve yine İslam ile kimi modalaşmış düşünceler arasında benzerlik arayacak şekilde bir aşağılık duygusuna kapılmayalım. Biz bu düzenleri Doğuda da Batıda da temelden tümü ile reddediyoruz, çünkü İslam’ın insanlığı yüceltmek istediği seviyeye nisbette bunların tümü geri ve düşük düzenlerdir.” (Seyyid Kutup, Yoldaki işaretler)
    “Filistin’in kurtuluş davası marksist, leninist ya da maoist karakterdeki hareketlerinkine nazaran çok daha güçlü bir dinamizmi haiz İslamî hareketçe içselleştirilirse neler olur kim bilir?” (Michel Foucault)

    Yanıtla (0) (0)
  • Murat AYDOĞDU / 08 Şubat 2011 11:47

    Sevgili Müslüman kardeşim Resul,
    Devrime kötü bir anlam değil onu tamamlayan daha geniş açı yakalayan perspektif sunma amacımız vardır. Bu bağlamda Mısır halk intifadasını destekliyorum. Kavramların içini kimin nasıl boşalttığı tartışılacak bir konudur. Mustazafların kötü niyetli olduğunu söylediğimizi nasıl çıkarıyorsun anlamadım. Zaafa düşenler olarak Kuran’ın bir kavramını ve bu konudaki onların nasıl vahiy ile islah edileceğini anlamak kavramın içini doldurmaktır.
    AKP ile herhangi bir organik bağım ve kurumsal bireysel tarafgirliğim yoktur. Haksöz’ün böyle arka bahçe olmak gibi somut bir bilginiz varsa bizi bilgilendirirseniz sevinirim. (aksi halde yargılamalarınız ve etiketlemeniz hak talebi çerçevesinde mahfuz olarak kalacaktır) Yoksa subjektif/indi yorumlarla bu sonuca varıyorsanız, size katılmadığımı belirteyim. Kimliğimizi siyaset arenasındaki taraflar (iç politika) arasındaki tarafgirlik ya da karşıtlık üzerine şekillendirmediğimizi de belirteyim. Bu düşüncelerimizi devrim karşıtlığı ile mahkum etme tahammülsüzlüğünüze de dikkat çekerim.
    Sadece devrim sloganları ile hareket edecekseniz bunu meydanlarda beraber yapabiliriz (ve nitekim yapıyoruz da). Ama bir makalenin altıda, hem de düşünce platformunda bunları yapacaksanız, ben bunları yapan İslam dışı devrimci akımlardan 80 li yıllarda ayrıldım (analitik değerlendirmeden kuru devrimci sloganlara kapılıp kalsaydım hala orada olurdum) siz orada devam edebilirsiniz.

    Yanıtla (0) (0)
  • Resul AYDIN / 08 Şubat 2011 10:19

    Bahadır Bey,
    Öncelikle Haksöz Dergisini ve sitesini uzun süredir takip eden bir nüslüman olarak bir zihin değişimi/dönüşümü gördüğümü açıkyüreklilikle ifade etmek isterim. Özellikle yazınızda kelimeler arasına gizlenmiş, okuyana sirayet eden kötücül bir yaklaşım var. Açları, çulsuzları, ayaklananları tamamen mahkum eden bir bakış açısı sözkonusu."Acaba o meydanda o mezar evlerde yaşayanlardan kaç kişi var acaba?" ile başlayalım. Size göre sokaklara inenler boş mideler değil, bilinçlenmiş zihinlerdir. Yani bilinçlenmiş zihinler ile bir inkılab olduğunda mutlak başarıya ulaşılacak,Çulsuzlar, ayak takımı, açlar bilinçsizce ayaklandığında mutlaka başarısız olacak. Benim bu yazıdan anladığım budur. Devrime kötü bir anlam yükleme olayı sitedeki bir çok yazarda görülüyor artık. Kavramların içini boşaltarak, Murat Aydoğdunun yazısında olduğu gibi. "Fethin genişliği devrimin darlığı vs. " ve Mustazafları kötü niyetli olup saf saf ortada dolanıp haline alışmış olanlar ve bulundukları durumdan kurtulmaya çaılışanlar olarak kategorize etme çabaları da buna dahil edilebilir. Ne yazık ki artık her konu dönüp dolaşıp AKP'ye verilen desteğin ne kadar meşru olduğunu kanıtlama noktasına ve farklı düşünceleri mahkum etme ve tahammülsüzlüğe dayanıyor. Bir umut olması gereken ezilenlerin Mısırdaki ve Tunustaki ayaklanmaları iç politikada mevzi kazanma hamlelerine alet ediliyor. Vesselam...

    Yanıtla (0) (0)
  • Murat AYDOĞDU / 07 Şubat 2011 19:12

    “Göğüslerinde, kinden ne varsa söküp atarız.” Araf-43

    “Güçle kirletilmiş bilginin intiharı değilse,
    böyle bir arınmanın kuzenidir şiirimiz,
    bütün devrimlerin çocukluk arkadaşı
    ve bastırılmış ayaklanmaların varisi.

    Kalbin tez canlılığı, aklın üşengeçliği;
    Tam kazanıyorum derken muharebeyi,
    İnsana silahını gömdürten
    Yufka yürekliliğin utangaç havarisi.”
    (Cahit Koytak, Kitabını arayan şiirler)

    Hareketin müstekbirlere ve mustazaflara dönük iki yüzü vardır. “Devrim” müstekbir’e dönük yüzü, “Fetih” ise mustazaflara dönük zihinleri açan, ıslah eden, itidal ve maslahat içeren daha geniş yüzüdür.

    “Apaçık bir fetih,
    Dosdoğru ve mağfiret yüklü,
    İzzet ve yardım dolu,
    Göklerin ve yerin ordularının sahibinden, huzur, kurtuluş ve mutluluk
    Kötü zan sahiplerine karşı ise bir devrim getirecek.” Araf 1-6

    Devrim sloganları halka değil firavunlara savrulur.

    Yanıtla (0) (0)
  • Ahmet Örs / 07 Şubat 2011 13:01

    freire de zaten "ezilenlerin ezildiklerinin farkında olmadıklarını" söyler ve onlarda "diyalogcu eğitim anlayışıyla durumlarıyla ilgili farkındalıklar oluşturmak" gerektiğini söyler.
    o nedenle israiloğulları firavuna karşı ayaklanamazken musa peygamber önce onlarda firavunun zulmüne karşı bir fakındalık yaratır, peşinden de kurtuluş sürecini fiiliyata geçirir.
    mısırdaki aç kitleler de aynı pozisyondadır ama bütün peygamberler gibi vicdanı temsil eden ama temel bir entelektüel donanıma sahip, hayatı ve hakikati yetecek kadar kavramış kuşaklar, yoksulalrın artık internet kullanabilen çocukalrı:)) o yoksullar için ayağa kalkarlar.
    musa peygamberin amacı bir kısmı müslüman bile olmayan israiloğullarını ezilmişlik halinden kurtarmak, firavun rejimine karşı ayaklandırmaktır.
    ezilmişlik halinden entelektüel farkındalıkla kurtulup mücadeleye başlayanlardan freire, ezenler için de insanlaşma sürecini amaçlamalarını ister; onları yok etmeyi değil.
    bu süreçte islam tarihinde sahabe döneminden başlayarak bir zamanların ezilenlerinin nasıl ezene dönüştüklerinin örnekelrini çokça görebiliriz. dolayısıyla hayat bir imtihandır, tarih düz bir çizgide ilerlemez, bu durum da her zaman devam edecektir. resullerin tebliğ ve mücadeleleri bunun açık örnekliğini vermektedir.
    devrimci hareketlerin (gördüğüm kadarıyla "devrim" sitedeki bazı yazarlarca birkaç yazıdır olumsuzlanan bir kavram olarak mahkum edilse de)ellerinden şeref ve ekmeklerini çalan egemen şirk düzenlerine karşı ayaklanan kitlelerin devrimci/insani intifadalarına karşı blokajlar uygulayarak ayaklarına kurşun sıkmamaları icap eder.
    yükselen öfkenin önüne düşüp onu iktidara odaklayacak kuşatıcı bir önderlik ve hat oluşturmanın hesabını yapmalıyız.

    Yanıtla (0) (0)
  • Hüseyin / 07 Şubat 2011 01:13

    Yaşananları netleştirmek için önemli tespitler içeren bir yazı. Malum bu sıralar kafa karışıklığı pompalayan üstatlardan, yazarlardan, kanaat önderlerinden geçilmiyor. Sanki herkes elbirliğiyle "vallahi, billahi İslamcılar gelmeyecek" dememizi ve de buna uygun bir siyaset geliştirmemizi bekliyor, dayatıyor. Oysa Müslümanız, doğal olarak da İslamcı siyasetten yanayız. Açlık, yoksullukj, internet, diktatörlük, İsrail vs. vs. ama en temelde Kuran zulme karşı bizi, hepimizi harekete sevk ediyor. Birileri anlamasa da, hoşlanmasa da bu böyle!

    Bu arada bu sitede okuduğum bazı yorumcuların meramını anlamakta gerçekten çok zorlanıyorum. R. Hocaoğlu, bu yöndeki bir eleştiriye üstelik "anlamamanız gayet doğal" türünden tepki vermişti. Burada site editörünü mü göreve çağırmak uygun düşer? Adeta şifreli yorumların kime ne faydası var, anlayan beri gelsin ve anlatsın lütfen!

    Yanıtla (0) (0)
  • Murat AYDOĞDU / 06 Şubat 2011 20:13

    Vahiy ile eğitilen önderler, toplumu ıslah etmeye yönelip, kendini ıslah edemeyenler değil.
    Başını kuma gömen duyarsızlar bir yanda, her harekete bir kulp bulan devrim kırıcıları diğer yanda, bir yanda da romantik devrimciler/âşıklar, reel devrimciler/nefretçiler, iki arada sıkışmış sıkışmış, kendi olamayanlar. Âşık, âşık olduğunun kusurlarını göremez, nefret ettiğinin de kusurundan başka özelliğini göremez
    “Onları emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler kılıp, onlara hayır işlemeyi, namazı kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi” 21 Enbiya 73
    “Sabretmeleri ve ayetlerimize iyice inanmaları sebebiyle, emrimizle onlardan bir kısmını doğru yolu gösteren önderler yapmıştık.” 32 Secde 24
    “Biz ise, ülkede güçsüz bırakılanlara iyilik etmek ve onları önderler yapmak ve onları oraya mirasçı kılmak istiyorduk.” 5 Kassas 53
    Dünya üzerindeki bütün hareketler üzerine basiret çağrısı yüklü bir değerlendirme.
    Selamlıyorum.

    Yanıtla (0) (0)
  • rüştü hacıoğlu / 06 Şubat 2011 20:05

    "...sembolik olarak alerji duyulan..." ifadesi için bazıları "neden?" sorusunu sorabilir.

    Neden sembolik olarak alerji duyar insan?

    Bu alerjinin, Tıp sosyolojisinde "Jargon zehirlenmesi" kavramsallaştırması olarak karşımıza çıktığını görürüz. Jargon zehirlenmesinin semptomları/belirtileri, olguları ve olayları yorumlamada hamasi ile masal arası bir kıvam tutturma ve kıvamı "mutlak hakikat" olarak algılama eğilimi biçimindedir. Tehlikeli değildir. Soğuk şakaların meydana getirdiği gülmekle ağlamak arası bir tebessüm etkisine sahiptir. Ve hepimiz için mümkündür...

    Yazıyla ilgili iki çelişki dikkatimi çekti.

    Birincisi, 'inkılabın köyden mi şehirden mi başlayacağı' paradoksunu hatırlatan "orta sınıf-aç sınıf" ayrımı ve dolayısıyla yazının başlığı ile koptuğu yer...

    İkincisi de, "...sosyalizan, nasyonalist, marksizan, liberalist söylemlerin yaldızlı iklimine yeniden savrulmaların azalacağı kültürel inkılapların umudunu..." önermesindeki 'kültürel inkılabın' ne'liğine ilişkin hiçbirşey söylenmemiş olması; "kültürel batı" karşısına konan "İslam coğrafyası" ifadesi ile önerilenin, "doğuculuk" olarak anlaşılmaya son derece müsait olması ve bunun kastedilmediği yazının içinden değil, Bahadır Kurbanoğlu'nun bunu kastetmeyeceğini zannettiğimizden ama ne kastedildiğinin de açıklanmadığı durumu.

    Ek olarak kapitalizm,sosyalizm vd. ile islamı kıyaslamak için paydaları eşitlemek gerekir. İslam, en genel ifadesi ile öncelikle bir zihniyettir. Diğerleri de bir başka zihniyetten sadır olmuş kalıplardır(ideoloji). Dolayısıyla, ya İslamdan neşet eden kalıplarla (mesela 'kültürel inkılap') bunları ya da bunların sadır olduğu zihniyetle islamın ima ettiğini düşündüğümüz zihniyeti mukayese etmek gereklidir; amaç farkları ve bezerlikleri anlayıp bir çıkarımda bulunmaksa...

    Mantıkta, sürekli değillemeyle "ne?" sorusuna cevap imkanı yoktur. Olguların, ne olMadıklarını söyleyerek, zımnen ne olduklarının söylenmiş olduğu sonucuna ulaşmamız beklenemez...

    Yanıtla (0) (0)