
Suriye İnsan Hakları Değerlendirme Raporu
MAZLUMDER, Hama katliamının yıldönümünde Suriye Kürtleri ve Müslüman Kardeşler'in durumunu açıklayan bir rapor hazırladı.
MAZLUMDER, 2 Şubat'ta Suriye'nin Hama şehrinde Suriye Ordusu'nun yaptığı katliamının yıldönümünde 350 Bin Kürdün nüfus cüzdanı olmaksızın yaşadığı ülke hakkında Suriye İnsan Hakları Komitesi Başkanı Welid Saffour'un da katılacağı basın açıklaması yapacak.
Fatih Reşadiye Hotel'de bugün saat 11'de başlayacak basın toplantısında sunulacak raporun ana maddeleri Hama katliamı, Suriye Kürtleri ve Müslüman Kardeşler olacak.
2 Şubat 1982'de başlayan Hama Katliamının yıldönümü olması vesilesiyle Suriye ordusunun insanlık suçlarını ele alan Mazlumder katliamla ilgili 'Hafız Esad yönetiminde 1970'ler ve 1980'lerin başında muhalif grupları, özellikle Müslüman Kardeşleri ortadan kaldırmak için planlanan kanlı eylemlerin en şiddetlisi 2 Şubat 1982'de başladı. Başta Hama olmak üzere Suriye'nin kuzeyindeki bütün şehirleri Müslüman Kardeşlerden tamamıyla temizlemesi istenen Rıfat Esad'a 12.000 asker verildi ve özellikle muhalif unsurlarla bağlantısı bulunan 100 ailenin bütün fertlerini içine alan 5.000 kişiyi öldürme yetkisi verildi. Rıfat Esad ve askerleri evlerden işe başlamıştır. Baskı giderek artırılarak bütün evler içindekilerle birlikte yakılıp yıkıldı, hatta çocuklar anne ve babalarının gözleri önünde öldürüldü.' ifadelerini kullandı.
Suriye'de baskı alfında tutulan Müslüman Kardeşler'in Hafız Esad'la beraber iktidara gelen Baas yönetimi altında ezildiğini belirten MAZLUMDER, raporda '1944 yılında Mustafa Sıbai'nin başa geçmesiyle beraber kurumlaşmasını tamamlayan Suriye Müslüman Kardeşler'i Suriye'deki İslami hareketleri etrafında toplamayı başardığını kaydetti. Şam, Halep, Hama ve Humus başta olmak üzere birçok Suriye şehrinde hayır cemiyetleri, okullar, hastaneler ve çeşitli sosyal yardımlaşma kuruluşlarıyla örgütlenmesini gerçekleştirdiğini belirtilen raporda ülkede yapılan 1951 seçimlerinde 142 üyeli meclise 33 temsilci göndererek siyasi faaliyetleriyle de öne çıkıldığı ifade edildi. 1970'de iktidara gelen Esad yönetimiyle birlikte siyasi faaliyetlerine yasak gelen Müslüman Kardeşler üyelerine yönelik idam cezaları arttı. MAZLUMDER, Suriye'nin Müslüman Kardeşler'i bitirmek için yürürlüğe konulan "49 Sayılı kanun" şiddeti daha da arttırmış, kitlesel katliamlara zemin hazırladığının altını çizdi.
49 Sayılı Kanunun 1. Maddesine göre; "Müslüman Kardeşler Cemaati'ne mensup olan herkes suçlu kabul edilir ve idamına karar verilir". ifadelerinin bulunduğunu belirten MAZLUMDER bu kanun gereği Suriye'de on binlerce kişi infaz edildiğine dikkat çekti.
Raporun Tam Metni:
SURİYE İNSAN HAKLARI DEĞERLENDİRME RAPORU
GİRİŞ
MAZLUMDER, İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği, 1991 yılından bu yana Türkiye'de insan haklarının gelişimine önemli katkılar sağlamış bir insan hakları derneğidir. "Kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana" olan felsefesiyle MAZLUMDER'in Türkiye'de yaşanan ihlallere ek olarak bugüne kadar dünyanın birçok yerinde yaşanmış ihlallere dair muhtelif çalışmaları olmuştur. Son dönemde Türkiye ile ilişkileri iyileşmekte olan Suriye Arap Cumhuriyeti hakkında hazırlamış olduğumuz bu raporun bölgede insan haklarına dair olumlu gelişmelerin başlangıcı olmasını temenni ediyoruz.
MAZLUMDER İstanbul Şubesi
GENEL DEĞERLENDİRME
20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan dünya savaşının ardından dünya düzeni yeniden şekillenmiş ve birçok imparatorluk tarihe karışırken birçok yeni ulus devlet ortaya çıkmıştır. Yüzlerce yıl boyunca aynı jeopolitik havzayı paylaşan milletler yeni ulus devletlerin kontrolünde çok parçalı bir yapıyla yönetilmeye başlanmıştır.
Suriye Arap Cumhuriyeti Birinci Dünya savaşının ardından oluşturulmuş ve 1960'larda BAAS'çı ideolojinin hâkimiyetinde siyasi çerçevesi şekillenmiş bir ülkedir. Birçok etnik unsur ve kimliği bir arada bulunduran Suriye, bağımsız bir cumhuriyet olduğu ilk günden buyana sürekli olarak askeri darbelerin tahakkümü altında kalmıştır. İktidar mücadeleleri sonucunda ortaya çıkan yönetimler iktidarlarını korumak için sürekli olarak halka baskı politikaları uygulamış ve bu politikalar devletin bütün kurumlarında etkisini göstermiştir. Yaklaşık 50 yıldır tek parti iktidarının hüküm sürdüğü Suriye, insan haklarına saygılı özgürlükçü bir siyasi yapıdan oldukça uzaktır. Bunun en büyük sebebi iktidarı elinde bulunduran zümrenin kendi iktidar ve ideolojilerine muhalif hiçbir harekete ve düşünceye tahammül edememesi ve başta yargı sistemi olmak üzere devletin bütün imkân ve kurumlarını oluşabilecek her türlü muhalef görüş ve düşünceyi yok etmek için kullanmasıdır. Bu doğrultuda oluşturulan ucu açık ve adaletten uzak kanunlarla baskı, yıldırma ve yok etmenin hukuki zemini oluşturulmuştur. Böylece muhalifler tutuklama, işkence, infaz/suikast, sürgün, yurtdışı yasağı, sürekli takibat vb. ağır yaptırımlara maruz kalmıştır.
Bu süreçte Suriye rejimi baskıcı yönetimine hukuki zemin oluşturma arayışıyla birçok yasakçı mevzuat düzenlemesine gitmiştir. Bunlara; 1949 yılında bütün vakıf faaliyetlerinin yasaklanması, 1952'de bütün siyasi partilerin yasaklanması, 1963'te BAAS Partisi'nin iktidara gelmesiyle etnik ve mezhebi ayrımcılığa gidilerek iktidara yakın azınlıkların desteklenmesi, buna karşılık diğer gurupların tasfiye edilmesi veyahut yaptırımlara maruz bırakılması örnek olarak verilebilir.
23 Kasım 1970'de yaptığı darbeyle iktidara gelen Hafız Esad iktidarındaki en büyük güç kaynağı ise Silahlı Kuvvetler ve Gizli Polis Teşkilatı olmuştur. Bu baskı unsurları özellikle rejime karşı muhalif İslami hareketlere karşı acımasızca kullanılmıştır. Çoğunluğunu Sünni Arapların oluşturduğu şehirlerde Silahlı Kuvvetler, Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) hareketine karşı harekât düzenlerken hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm şehir halkı hedef alınmış, bu şehirlerde yaşayan kadın, çocuk, yaşlı herkes aynı şiddet dalgasıyla karşılaşmış, binlerce insanın hayatını kaybettiği katliamlar gerçekleştirilmiştir.
2000 yılında Hafız Esad'ın ölümünden sonra iktidara oğlu Beşşar Esad geçmiştir. Beşşar Esad görevi devraldıktan sonra, ülkedeki insani durumu iyileştirileceği vaadinde bulunmuştur. Ancak önceki dönemlere göre ülkede daha olumlu bir hava oluşsa da rejim baskı ve kısıtlamalarına devam etmiştir.
Oğul Esad döneminde meydana gelen en büyük olaylardan biri Mart 2004'te yaşanmıştır. Araplarla Kürtler arasında oynanan bir futbol maçı esnasında taraftarlarca yapılan siyasi tezahüratlar sonrasında olaylar çıkmış, güvenlik güçlerinin de müdahil olmasıyla olay iyice büyümüştür. Onlarca kişinin öldüğü bu olaylar Suriye devletinin Kürtlerle ilgili politikalarında daha sert bir tutum takınmasına sebep olmuştur. 2004 olayları ve sonrasındaki gelişmeler raporun ilgili bölümünde mevcuttur.
Hâlihazırda Türkiye ile iyi ilişkiler içerisine giren Suriye'nin uluslararası alanda da etkin ve adil bir devlet olarak sahne alabilmesi için insan hakları alanında atması gereken önemli adımlar bulunmaktadır. Kürtlere yönelik ayrımcı politikaların sona ermesi, Müslüman Kardeşlerle ilgili yasaların değiştirilmesi ve yurt dışında halen mülteci olarak yaşayan muhaliflerin ülkeye dönüşünün önünün açılması, cezaevlerindeki şartların iyileştirilmesi ve onyıllardır cezaevinde tutulanların isimlerinin açıklanması, haksız tutuklama, işkence ve gözaltlılarla ilgili uluslararası hukuka uygun düzenlemeler ve reformlar yapılması gerekmektedir.
Suriye'de yaşanan tüm hak ihlallerin işbu raporu fazlaca aşacağından bu raporda başlıca ihlal kaynağı olarak hapishaneler, Kürt sorunu ve Müslüman Kardeşler bahane edilerek yürütülen Hama vb. katliamlardan kaynaklı halen devam eden ihlaller işlenecektir.
Suriye yönetiminin yapacağı reformların ve atacağı adımların dış dünyayı etkilemeye yönelik ve göstermelik adımlar değil, hak ihlallerini kalıcı olarak ortadan kaldırmaya dönük gerçekçi adımlar olması gerekmektedir. Kendi iç unsurlarıyla barışık olan Suriye, çevresiyle daha barışık ve ortadoğuda örnek ülke olabilecek bir potansiyele sahiptir. Hazırlanmış olan bu rapor Suriye-Türkiye ilişkilerinin iyileştiği bu dönemde Suriyeli yöneticilere ve Türkiye Dışişleri yetkililerine Suriye'de insan hakları alanında atılması mecburi olan önemli adımlara dair bir hatırlatmadır.
SURİYE'DE YARGI, GÖZALTI VE HAPİSHANELER
Kanunlar ve Mahkemeler
Suriye'de yürürlükte olan kanunlar hak ihlallerine yasal bir zemin oluşturmakta olup, öncelikle insan onurunu hiçe sayan bu mevzuatın değişmesi lazımdır. 1960'lı yıllardan beri yürürlükte olan 'devleti koruma' ve 'güvenlik' kanunları bu kanunların en başında gelmekte olup birçok temel hak ve özgürlüğü kısıtlamanın gerekçesi olmaktadır.. Halen yürürlükte olan insan haklarına aykırı ve çeşitli baskı unsurları içeren kanunlar şunlardır:
· Suriye Anayasası (13 Mart 1973)
· Güvenlik Yasası ( 22 Aralık 1962)
· Devrim Koruma Yasası ( 17 Ocak 1965 )
· Devlet Güvenliğini Sağlama Yasası ( 14 Ocak 1969 )
· Askeri Mahkemeleri Düzenleyen Yasa ( 17 Ağustos 1967 )
· Devlet Güvenlik Mahkemelerini Düzenleye Yasa (28 Mart 1968 )
· 49. Sayılı kanun (7 Ağustos 1980 )
· Devlet kurumlarında çalışmayı düzenleyen 39. Kanun (15 Ağustos 1981) (Law for practicing the Legal Profession NO:39)
Halen yürürlükte olan bu kanunlar Suriye'de özellikle siyasi suçluların yargılandığı "Yüksek Güvenlik Mahkemeleri"ne çok büyük yetkiler vermektedir. Dolayısıyla meydana gelen hak ihlalleri çok büyük insan hakkı ihlali olduğu halde Suriye rejimi bu ihlal ve adaletsizlikleri "yasal" görmektedir.
Örnek olarak 1980 yılında kabul edilen '49. Sayılı Kanun' Müslüman Kardeşler hareketine üye olmayı büyük bir suç olarak kabul etmekte ve bu kişileri idamla yargılamaktadır. 1982'deki Hama Katliamı da bu kanun çerçevesinde yapılmış ve bu kanun halen birçok hukuksuzluğun zeminini oluşturmaktadır. Yasa gereği halen idamla yargılanan birçok hareket mensubu idam cezası yerine müebbet, ağırlaştırılmış hapis ve çalışma yasağı gibi yaptırımlarla cezalandırılmaktadır. Bununla birlikte siyasi çalışmalar ve ifade özgürlüğü bağlamında basın yayın ve internete geniş ölçüde sınırlamalar getirilmiş, muhalif söylem ve hareketlerin çalışma alanı iyice daraltılmıştır.
Suriye'de siyasi tutukluların en çok muhatap oldukları suçlamalar şunlardır: "Gizli veya yasadışı bir örgüte üye olmak, Devletin saygınlığına zarar verecek yanlış bilgiler yaymak, Mezhebi ve ırki ayrımcılığı körüklemek, Suriye'ye zarar verecek saldırgan davranışlarda bulunmak, Devlet başkanına hakaret etmek"
Suriye mahkemelerinde gerçekleşen "yargılama süreçleri" de ayrı bir ihlal konusudur. İnsan Hakları İzleme Örgütü HRW'nin raporuna göre 1980'lerde yargılamaların yalnızca birkaç saniye veya dakika sürdüğü, avukat tutmalarına dahi müsaade edilmeyen tutukluların isimleri sorulduktan hemen sonra cezalandırıldıkları belirtilmiştir. Adı geçen raporda bir avukatın aktardığına göre sanıklar gözleri bağlı olarak duruşma salonuna getirilmekte ve duruşmalarda avukatlar bulunmamaktadır. Suriye İnsan Hakları Komitesi, SHRC'nin 2005 yılında hazırladığı raporda ise sanığa avukat tutma izni verilmesi halinde hiçbir şekilde sanık dosyasının avukata gösterilmediği ve avukatla- sanığın görüşmelerine dahi izin verilmediği belirtilmektedir.
HRW'nin 2009'da yayınladığı "Adaletten Uzak: Suriye Devlet Yüksek Güvenlik Mahkemesi" adlı raporda 'devlete tehdit' olarak görülen binlerce kişinin sınırsız yetkilerle donatılmış Suriye Devlet Yüksek Güvenlik Mahkemesi'nde hukuka aykırı şekilde yargılanarak tutuklandığı belirtmiştir. Ayrıca bu mahkemeler 'sıkıyönetim valisi gibi' hareket eden içişleri bakanlığına doğrudan bağlı olup kararları hiçbir şekilde yargı denetimine tabi değildir. Devlet Yüksek Güvenlik Mahkemesi, (SSSC) Ocak 2007'den buyana ifade özgürlüğü kapsamında en az 200 kişiyi yargılamıştır. Sanıkların kendilerini savunma şanslarının olmadığı, herhangi bir temyiz başvurusunun bulunmadığı bu mahkemelerde yargılama süreci tamamen keyfi ve hukuk dışı işlemektedir.
Yüksek Güvenlik Mahkemesinde son 3 sene içerisinde yargılanan sanıkların çok büyük bir kısmı "İslamcı" olup, başlıca suçları da radikal olarak nitelendirilen İslam âlimlere ait CD veya kitap bulundurmaktır. Mahkemelerde ayrıca Kürtler ve internet-blog yazarları da yargılanmaktadır.
MAZLUMDER'in Suriye Arap Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğuna, hak ihlallerine yönelik kendilerine ulaşan iddialar için Suriye'deki cezaevlerinin insan hakları örgütlerinin gözlem ve denetimine açılması talebiyle yaptığı başvuru önce bürokratik oylamalarla geçiştirilmeye çalışılmış, MAZLUMDER'in kararlılığı karşısında ise talep reddedilmiştir. MAZLUMDER'den istenilen evraklar ilgili birimlere gönderilmiş olmasına rağmen bugüne kadar herhangi bir netice alınamamıştır.
Haksız Gözaltı ve Keyfi Tutuklamalar
Suriye'de halen en sık görülen insan hakları ihlali haksız gözaltı ve keyfi tutuklamalardır. Rejime muhalif olan veyahut muhalif olma şüphesi taşıyan herkes her an gözaltına alınmak ve tutuklanmak tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu gözaltı ve tutuklamalardan çoğu zaman yakınları dahi haberdar olamamaktadır. Çok az bir kısmı medyaya yansımakta ve insan hakları örgütlerine ulaşmaktadır. Özellikle 'İslami hareketlere' mensup olduğu iddia edilen kişiler gece yarısı gizlice gözaltına alınmakta, aileleri ise korku ve baskıdan dolayı tutuklamadan kamuoyunu haberdar edememektedir.
İstihbarat ve güvenlik güçlerine sivil muhbirler yoluyla kişiler ve guruplar hakkında asılsız bilgiler ulaştırılmakta, bilgilerin doğruluğu teyit edilmeden haksız gözaltılar gerçekleştirilmektedir. 1963'ten buyana yürürlükte olan 'güvenlik yasası' istihbarat ve güvenlik güçlerinin keyfi her türlü tutumuna meşruiyet zemini oluşturmakta, "devlete karşı -muhtemel- tehditleri ortaya çıkartmak ve yok etmek' bütün bu hukuksuz davranışların temel dayanağı olabilmektedir.
Gözaltı vakıalarının çoğunluğu tutuklanma ile sonuçlanmakta, çok az bir kısmı aylar süren zorlu bir sürecin sonunda serbest bırakılmaktadır. Suriye İnsan Hakları Komitesi (SHRC), her yıl yayınladığı 'Suriye insan hakları raporu'nda Suriye'de yaşanan ve komiteye ulaşabilen keyfi gözaltı ve tutuklamaları dünya kamuoyuyla paylaşmaktadır. Son yıllarda yaşanan keyfi gözaltı ve tutuklamalardan bir kısmına aşağıda yer verilmiştir.
Kasım 2006'da Humus şehrinde onlarca ev Tahrir Partisi ile bağlantısı olmak suçlamasıyla basılmış, birçok insan tutuklanmıştır. Yine aynı suçlamayla Yasin Hadid'in sahibi olduğu Diş Kliniği ve Laboratuarı basılmış, Yasin Hadid'le birlikte klinik çalışanları tutuklanmıştır.
Suriye yönetimi suçlu addettiği bir kişi ülke dışı olduğu için yakalayamıyorsa en yakınından başlamak üzere tüm aile ve akrabalarına baskı yapmaktan çekinmemektedir. Ocak 2007'de yaşanan bir başka olay hukukun temel ilkelerinin Suriye yetkililerince nasıl hiçe sayıldığını göstermektedir. Irak'ta yaşayan muhalif Muhammed Bakkor'un oğlu Sufyan M. Bakkor muhalif bir babanın oğlu olmaktan dolayı tutuklanmıştır. Tutuklanmasını haklı çıkaracak hiçbir faaliyete ve organizasyona dâhil olmamasına rağmen, babasını siyasi çalışmalarından vazgeçmeye zorlamak için tutuklanmıştır.
Suriye'de yaşanan keyfi gözaltı ve tutuklamalara yabancı vatandaşlar da maruz kalmaktadır. Daha çok Arap ülkelerinden gelen vatandaşların karşılaştığı bu tutum azımsanmayacak derecede yüksektir. Tatillerini geçirmek, akrabalarını ziyaret etmek, sağlık imkânlarından faydalanmak için ülkeye gelen çeşitli Arap ülkeleri vatandaşları düzmece suçlamalarla gözaltına alınmakta ve tutuklanmaktadır. Bu suçlamalar genel olarak, 'Vahabi düşüncesine sahip olmak', 'Suriye üzerinden Irak'a geçmek', 'yıkıcı faaliyetlerde bulunmak' şeklindedir. Bu suçlamalarla tutuklananlar da diğer tutuklular gibi işkenceye maruz kalmaktadır.
Örneğin bir Suudi vatandaşı olan Suriye'de tutuklanmış Amir Hasan Makadi, Şam'dan Suudi Arabistan'a döneceği gün Suriyeli yetkililerce tutuklandığını daha sonra aileyi arayan bir kişinin Amir'in serbest bırakılması için 50.000 Riyal talep ettiğini, Amir'in durumuyla ilgili sağlıklı bilgi dahi alamadıklarını beyan etmiştir.
Suudiler haricinde Ürdün, Lübnan, Irak ve Filistinli vatandaşlar da Suriye hapishanelerinde bulunmaktadır. SHRC, tutuklu sayısının tam olarak tespit edilemediğini ancak bu ülke vatandaşları olan toplamda 2000 civarında tutuklu olduğunu tahmin etmektedir. Hatta 1980'li yıllarda tutuklanmış birçok Ürdünlü tutuklu olduğunu bunların ağır işkence şartlarında ölmüş olabileceklerini dile getirmektedir.
Haksız gözaltı ve keyfi tutuklamaya örnek olacak şekilde derneğimize yapılan bir başvuru ise şöyledir: Suriye vatandaşı Muhammed Ömer Hayyan Errezzuk'un babasının bildirdiğine göre kendisi Suriye'deki Hama olaylarında ülkeyi terk ederek Irak'a iltica etmiştir. 1985 yılında Bağdat'ta doğan ve ülkesini hiç görememiş olan oğlu Muhammed Ömer Hayyan Errezzuk Irak'ta bilgisayar mühendisliği 3. sınıf öğrencisidir. Ülkesine dönmek istediğini, dönmesi için herhangi bir yasal engel olup olmadığını Suriye'nin Bağdat'taki elçiliğine sorar. Elçilik kendisine dönmesinde herhangi bir engel olmadığına dair resmi bir yazı verir, aldığı bu resmi yazıyla 17.11.2005'te ülkesine giren Errezzuk hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklanarak cezaevine konur ve yargılama süreci başlar. 1985 doğumlu ve ülkesine ilk defa gelmiş olan Errezzuk mahkemede Müslüman Kardeşler hareketi üyesi olmakla suçlanır. Suçlamaları kabul etmeyen Errezzuk ise herhangi bir örgüte üye olmadığını söylemesine rağmen, 13 Aralık 2009'da mahkeme Errezzuk'un İhvan-ı Müslimin üyesi olduğuna hükmederek 49. Sayılı Kanun gereği idamına hükmeder. Hâlihazırda Suriye'de idam cezası uygulanmadığı için cezası 12 yıl hapse çevrilir. Errezzuk'un annesi Suriye'de yaşamaktadır, babası ise iki oğluyla 1982'den beri ülkeye dönememektedir.
İşkence
MAZLUMDER bugüne kadar yaptığı gözlemlerde ve konunun takibini yapan insan hakları örgütlerinin de raporlarında geçtiği şekilde işkence Suriye'de sistemli ve devlet tarafından uygulanan bir yöntemdir. Tutuklunun hangi suçtan mahkûm olduğu işkencenin ağırlığını ve süresini belirlemektedir. Özellikle siyasi tutuklular (İslami hareketlere mensup olduğu iddia edilenler, Kürtler vb.) en ağır işkencelere maruz kalmaktadır. Bununla birlikte adi suçlardan (hırsızlık gibi) tutuklanan mahkûmlar da orantısız güç kullanımına ve işkencelere maruz kalabilmektedir. İşkencenin bu kadar yaygın ve meşru olmasının en büyük sebebi Suriye rejiminin işkenceyi bir suç olarak görmemesi ve işkenceyi önlemeye yönelik uluslar arası anlaşmaları onaylamamasıdır.
Uluslararası Af Örgütü ve Suriye İnsan Hakları Komitesi, Suriye hapishanelerinde yaşanan işkence metotlarını raporlarında şu şekilde yayınlamışlardır:
"Bütün vücudu yumruk ve tokatla darp etmek, tekmelemek veya dışı plastik kaplı demir sopalarla, deri kemerlerle, değneklerle, kamçılarla vurmak, tutukluları önce soğuk suya sonra sıcak suya sokmak, tırnak sökmek, araba tekerleğine bağlamak suretiyle işkence etmek, falakaya yatırmak, rüzgâr halısı adı verilen insan şeklindeki bir tahtaya tutukluyu bağlayarak dövmek veya elektrik vermek, hayalet adı verilen işkence metoduyla tutuklunun arkadan ellerini bağlayarak veya vücudu boşlukta sallanacak şekilde asarak dövmek veya elektrik vermek, tutuklunun anüsüne kızgın sopa sokan bir makineye oturtmak, tavanda dönen pervaneye asmak ve dövmek, vücudun hassas bölgelerinde sigara söndürmek, cımbızlarla deri ve tüylerin koparılması, tecavüz etmek, vücudun hassas bölgelerine özellikle cinsel organlarına elektrik vermek, kol ve bacakları kırmak, tutukluyu uzun süre tek ayaküstünde bekletmek veya ağır yük taşıtarak koşturmak, tutukluyu bir şişe üzerine oturmaya zorlamak veya şişeyi anüse sokmak, tamamen karanlık bir hücrede birkaç gün izole etmek, tutuklu uykuluyken gözüne ışık tutmak veya uzun süre gece ve gündüz boyunca ışık altında bekletmek, yüksek sesli müzik veya işkence altında ağlayanların seslerini dinleterek kısmi duyma problemine sebebiyet vermek, tutukluyu arkadaşlarının veya yakınlarının işkence, tecavüz, kaçırma, kolunu bacağını kesme veya öldürme tehlikesi içinde olduğunu söyleyerek tehdit etmek, tutuklunun gözleri önünde yakınlarına cinsel tacizde bulunmak ve işkence etmek, tutuklunun gözü önünde diğer tutuklulara işkence etmek, tutukluları kaba sözler söyleyerek veya karşı cinsten olan kişilerin içinde kıyafetlerini çıkarmaya zorlayarak aşağılamak, tutukluyu uykudan, yiyecekten, temiz havadan, tuvaleti kullanmaktan ve yakınlarının ziyaretlerinden mahrum bırakmak."
İşkenceler sonucu sakat kalan ve ağır sancılar çeken mahkûmların tedavi edilmesine izin verilmemekte ve böylece kalıcı rahatsızlıkların ve ölümlerin yaşanmasına sebep olunmaktadır. SHRC, hapishanelerdeki kötü şartlar ve işkencelerden dolayı son yirmi yılda yüzlerce insanın öldüğünü bildirmiştir. İşkence sonucu yaşanan ölümlerde tutuklunun yakınları hiçbir şekilde bilgilendirilmemekte, Hapishane doktorları tarafından tutuklunun 'ani bir kalp kirizi' sonrasında öldüğü rapor edilmektedir.
Kayıplar
Suriye'de özellikle yönetime muhalif hareketlere mensup kişilerin, tutuklulukları esnasında kendilerinden bir daha haber alınamamaktadır. Ülkede akıbeti bilinmeyen sayısız kayıp vakıası bulunmaktadır. Uluslararası Af Örgütü'nün 1990'lı ve 2000'li yılları kapsayan raporlarında ve özellikle 1980'lerde mahkeme önüne çıkarılmaksızın tutuklanan çoğu Müslüman Kardeşler örgütüne mensup olduğu iddia edilen sayısız Suriyeli hakkında yakınları hala hiçbir bilgiye ulaşamamıştır. 20.000 civarından insan kayıptır ve bunlarla ilgili olarak en ufak bir ize ulaşılamamıştır. Suriye İnsan Hakları Komitesi (SHRC), kayıp ailelerinden yüzlerce mektup aldıklarını bunların birçoğunun 80'li yıllarda kaybolan insanlarla ilgili olduğunu belirtmiştir. SHRC, 20.000 civarında kayıp arasından 5.000 kişiye ait isim ve bilgileri dünya kamuoyuyla paylaşarak konuyu gündemde tutmaya çalışmaktadır.
Kayıplarla ilgili araştırılması gereken önemli bir konu da Suriye'deki toplu mezarlardır. Kayıpların büyük bölümünün bu toplu mezarlarda olduğu tahmin edilmektedir. Yeri insan hakları örgütlerince tespit edilmiş bazı toplu mezarlarda bulunan cesetlerin özel makinelerle kemiklerinin öğütüldüğü anlaşılmış bazılarının kemik kırıntılarının dahi liman kenti Tartus'dan Akdeniz'e döküldüğü, böylece katliamların ispat ve tespitin önüne geçilmeye çalışılmıştır.
MAZLUMDER 20.000 civarı kişi olduğu tahmin edilen kayıplarla ilgili 5.000 kişiden oluşan uzunca bir listeye sahiptir. Rapora ek olarak bir kısmını açıklayacağımız bu listenin istenmesi durumunda insan hakları örgütlerine ya da konunun takibini yapacak yerel ve uluslararası mahkemelere vermeye hazırız. Hama katliamından bugüne kadar kaybolmuş ve kendisinden haber alınamayan kişilerin büyük bir bölümünün öldüğü tahmin edilmektedir. Ancak kayıp yakınları ölü de olsa kayıpların yerlerini ve akıbetlerini bilmek istemektedir. Suriye Arap Cumhuriyeti yetkililerine soruyoruz: 20.000 civarı insan nerededir? Bugüne kadar bu kayıplar için neler yapılmıştır ve herhangi bir resmi girişim olmuş mudur?
SURİYE MÜSLÜMAN KARDEŞLER CEMİYETİ
Tarihi Arka Plan
Müslüman kardeşler hareketi 1930'lu yıllarda; Mısırda Hasan El Benna tarafından kurulan ve İslami söyleme sahip bir cemiyettir. Müslüman Kardeşler'in Suriye kolu ise Mısırda Hasan El Benna ile öğrencilik yıllarında tanışan Abdulğani Hamid öncülüğünde Hama Şehrinde bir grup ilim adamı, tüccar ve esnaf tarafından kurulmuştur. 1944 yılında Mustafa Sıbai'nin başa geçmesiyle beraber kurumlaşmasını tamamlayan Suriye Müslüman Kardeşler'i Suriye'deki İslami hareketleri etrafında toplamayı başarmıştır. Şam, Halep, Hama ve Humus başta olmak üzere birçok Suriye şehrinde hayır cemiyetleri, okullar, hastaneler ve çeşitli sosyal yardımlaşma kuruluşlarıyla örgütlenmesini gerçekleştirmiştir. 1947 seçimlerinde meclise 3 temsilci gönderen Müslüman Kardeşler, 1951 seçimlerinde ise 142 üyeli meclise 33 temsilci göndererek siyasi faaliyetleriyle de öne çıkmaya başlamıştır.
1970'de iktidarı ele geçiren Hafız Esad "tek adam" yönetim tarzıyla bütün muhalif grupları sindirdiği gibi Müslüman Kardeşler hareketini de hedef tahtasına koymuştu. 1976 sonrası şiddet olaylarının tırmanmasıyla beraber Esad rejimi olayları kanlı bir şekilde bastırmaya başladı. Rejimle Müslüman Kardeşler hareketi arasındaki çatışmalar birçok Müslüman Kardeşler üyesinin hapse girmesine, ağır işkence ve kötü muameleye maruz kalmasına neden oldu. Esad yönetimi birçok Müslüman Kardeşler üyesini de idam etmeye başladı.
Hafız Esad'ın İktidara Gelmesi
Suriye 1946 yılında Fransız mandasından kurtulduktan sonra 1970 yılına kadar görece karışık bir dönem geçirmiştir. Bu dönemde birçok askeri darbe olmasıyla beraber 1963 yılında yönetim Suriye BAAS Partisinin eline geçmiştir. Kendisi de bir asker olan hafız Esad, BAAS iktidarı boyunca hem parti hem de ordu içindeki konumunu sürekli yükseltmiş ve 1965 yılında BAAS Milli idaresine seçilmiştir. Zaman içersinde Savunma Bakanlığı ve hava kuvvetleri komutanlığını elde etmiştir. Kendisine karşı gelebilecek BAAS Partisi'nin tüm silahlı kollarını ortadan kaldıran Esad ülkedeki tüm silahlı güçleri komutasına geçirmiştir. 1967 yılından itibaren Suriye iç politikasını belirleyen Esad, 1970 yılında BAAS içindeki muhaliflerini tutuklatarak BAAS partisini ele geçirmiş ve ülkede tek adam iktidarını başlatmıştır. 1971'de ise çoğu diktatörün yaptığı gibi bir referandumla oyların %99'unu alarak iktidarını meşrulaştırmaya çalışmıştır.
Hafız Esad Suriye'de nüfusun %10'unu teşkil eden Nusayri azınlığa mensuptur. Ülkenin çoğunluğunu teşkil eden Sünnilerle arası iyi olmayan Nusayri azınlık yüzyıllar sonra bir devlet başkanı çıkarmış olmakla aslında devlet kademelerinin tamamını ele geçirmiştir. Zira Hafız Esad ülkedeki en önemli devlet kurumlarını yakın akrabaları ve Nusayri azınlıktan kişiler arasında paylaştırmıştır.
Esad 1970'de başlayan iktidarı boyunca ülkeyi demir yumrukla yönetmiş ve hiçbir muhalif çalışmaya izin vermemiştir. Basın ve yayının tamamının devlet tekelinde olduğu Suriye'de hiçbir muhalif çalışmaya müsaade edilmemektedir. 1972'de Müslüman Kardeşler cemiyeti dâhil birçok partinin seçime katılamaması ise Esad'ın otoritesini daha da güçlü hale getirmiştir. Esad yönetimi 70'lerin başından itibaren tek adam iktidarını, muhalif hareketleri yasaklayarak hatta yurt dışına kaçan muhaliflere suikastlar düzenleyerek devam ettirmiştir.
Hafız Esad yönetimine karşı 60'lı ve 70'li yıllarda yükselen muhalif Müslüman Kardeşler'in binlerce üyesi Esad yönetiminin uyguladığı şiddet politikaları neticesinde hayatını kaybetmiş, on binlerce insan hapishanelerde çürütülmüş ve bugün için sayıları yüz binleri bulan bir kesim de mülteci durumuna düşmüştür.
Müslüman Kardeşler hareketini tamamen bitirebilmek için yürülüğe konulan "49 Sayılı kanun" şiddeti daha da arttırmış, kitlesel katliamlara zemin hazırlamıştır.
49 Sayılı Kanunun 1. Maddesine göre; "Müslüman Kardeşler Cemaati'ne mensup olan herkes suçlu kabul edilir ve idamına karar verilir".
1980'lere gelindiğinde Hafız Esad Müslüman Kardeşler hareketine üye olmayı idam cezası gerekçesi olarak ön gören "49 Sayılı Kanunu" çıkardı. Ardından kardeşi Rıfat Esad komutasındaki askeri birliklere verdiği emirle Palmira hapishanesindeki 550 Müslüman Kardeşler üyesi tutukluyu yargısız infazla katletmiştir.
1982'ye gelindiğinde ise Hama şehrindeki hareketlenmeye karşı önce şehri askeri birliklerle kuşatmış, bir ay boyunca süren bombardımanla da şehri yok ederek 25.000 civarında Hamalıyı öldürmüştür. Katliam Hama şehriyle de sınırlı kalmamış, operasyon Suriye'nin Türkiye sınırına yakın kuzey şehirleri başta olmak üzere tüm şehirlerinde uygulanmıştır.
Hafız Esed tarafından 7 Temmuz 1980 yılında çıkarılan 49 sayılı bu kanun, Müslüman Kardeşler Cemaatine üye olan herkesin idam edilmesine hükmetmektedir. Bu kanun ile Suriye'de on binlerce kişi infaz edilmiştir. Bu kanunun gereği olarak 30 yıldır insanlar sadece Müslüman Kardeşler üyesi olmak suçlamasıyla hapsedilmekte ve idam edilmektedir. Suriye şehirlerinin caddelerinde on binlerce kişinin gece yarısı cinayete kurban gitmesi bu kanunla örtülmüştür.
Öldürme, işkence ve zulmün üzerinden çeyrek asır geçmesine rağmen 49 Sayılı kanun halen yürürlüktedir.
Uluslararası kuruluşları, insan hakları örgütlerini, uluslararası mahkemeleri 49 Sayılı kanunu ve bu kanundan doğan hükümleri insan haklarına aykırı olarak nitelendirmeye, bu kanuna dayanarak suç işleyen Suriye'li yetkilileri uluslararası mahkemelere vermeye ve böylece bu kanunla yargılanan mazlumların itibarlarını iadeye çağırıyoruz.
Mülteciler
Hama katliamından sonra ülkedeki muhalefet büyük ölçüde ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Katliamdan kaçabilenler komşu ülkelere sığınmışlardır. Bugün için sayıları 2 milyon civarında olan Müslüman Kardeşler üyesi başta İngiltere olmak üzere Irak, Yemen, Ürdün ve Türkiye gibi birçok ülkeye iltica etmiştir. Bu insanlar yıllardır ülkelerine dönememektedirler. Bir şekilde Suriye'ye dönenler ise 49 Sayılı Kanun kapsamında ya idama mahkûm olmakta ya da sonu belirsiz yıllarca süren bir hapis hayatına mahkûm olmaktadırlar.
Hama Katliamı sonrasında memleketlerinden ayrılmak zorunda kalan Suriyeli aileler birçok ülkeye dağılmış ve yüzlerce parçalanmış aile ortaya çıkmıştır. 1982 yılında Suriye'den kaçan bir Hamalının anlattığına göre kendisi Yemen'de, karısı Suriye'de, bir oğlu Ürdün'de ve bir diğer oğlu ise Türkiye'de yaşamaktadır. Bunlar her hangi bir pasaporta sahip olmayıp bulundukları ülkelerde de hiçbir hakka sahip olamamaktadırlar. Suriye kimlikleri de yanlarında olmayan bu insanlar hiçbir yerde kendilerinin kim olduklarını ispatlayamamaktadırlar. Kocalarını katliamda kaybeden kadınlar kocalarının ölümlerini ispatlayamadıklarından yeniden evlenememekte, katliam sonrasında doğan çocuklar kimlikleri olmadığından babalarının miraslarına sahip çıkamamaktadırlar.
1990'ların sonlarına doğru başlayan yumuşama sürecinde bile Müslüman Kardeşler üyelerinin ülkeye dönmelerine izin verilmemiştir. Hareketin gerek Hafız Esad gerekse de oğlu Beşşar Esad ile ülkeye dönüş için yaptıkları hiçbir girişim sonuç vermemiştir.
Kayıplar
1980'den başlayarak günümüze kadar gelen süreçte birçok Müslüman Kardeşler üyesi, gözaltına alındıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamamıştır. Suriye hapishanelerinde kaybolmakla ölmek arasındaki çizgi çok incedir. Hapse giren kişilerle ne aileleri ne de avukatları görüşememektedir. Kaybolan çocuklarının peşine düşen aileler ise tutuklanma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadırlar.
Suriye hapishanelerinde bulunan binlerce kişiyle halen hiçbir bağlantı kurulamamaktadır. Sadece Hama katliamında 20.000 civarı insan kaybolmuş ve kendilerinden bir daha haber alınamamıştır. Resmi makamlara yapılan hiçbir başvuru da netice getirmemiştir.
Tadmur Hapishanesi Katliamı ( Palmira Katliamı )
Hafız Esad'ın ölümünün ardından Ağustos 2001'de kapatılan Tadmur hapishanesi ilk olarak 1979'da Müslüman Kardeşler'e mensup tutukluları diğer tutuklulardan ayırmak için özel olarak açılmıştır. Bu hapishanede tutuklular, demir çubuklarla dövülme, bacaklardan asılma, elektrik şoku uygulama suretiyle çeşitli işkencelere maruz kalıyorlardı.
Hafız Esad'ın kardeşi Rıfat Esad kumandasındaki birliklere Tadmur (Palmira) hapishanesindeki Müslüman Kardeşler'e mensup herkesi öldürmeleri emrini vermesiyle işlenen Palmira Katliamında tutukluların hepsi hayatını kaybetmiştir. 7 Haziran 1980'de çıkartılan, içeriğinde "Müslüman Kardeşler grubuna ait herkes, ölüm cezası suçlusu sayılacaktır" maddesi bulunan 49 Sayılı Kanunun ardından Rıfat Esad'ın kontrolündeki düzenli ordudan bağımsız olarak kurulan, kendi hava kuvvetlerine, istihbarat servisine ve hapishanelerine sahip olan "Savunma Tugayı" adındaki özel birlik Tadmur Hapishanesine helikopterlerle gelerek savunmasız tutukluları hücrelerinde katletmiştir. Uluslararası Af Örgütü'nün yayınladığı 1983 tarihli rapora göre Müslüman Kardeşler'e mensup tutukluların kaldığı Palmira Cezaevinde 600 ile 1.000 arasında tutuklu öldürülmüştür.
Human Rights Watch'un (İnsan Hakları İzleme Örgütü) eski hükümlülerden almış olduğu ifadelere göre Tadmur hapishanesindeki mahkûmların cesetleri yakınlarına teslim edilmeyip açılan toplu mezarlara gömülmüştür. 2001 yılında, insan hakları savunucusu Nizar Nauf, "1991 yılından önce Tadmur'da öldürülen mahkûmların gömüldüğü toplu mezarlardan bazılarını açtığını ve birçok insan kemiği bulduğunu" söylemesi üzerine "güvenlik güçlerinin mezarları başka bir bölgeye transfer ettiğini" iddia etmiştir.
HRW'ye göre 1980 ve 1983 yılları arasında Tadmur hapishanesinde haftada iki kez toplu infazlar gerçekleştiriliyordu. Her defasında 35-50 kişi bazen de daha fazla kişi toplu olarak infaz ediliyordu. 1984 yılının ilk günü gerçekleştirilen ve o güne kadar yapılan en kanlı infazın kurban sayısı 180 tutukluydu. 1985'de infazlar bir süreliğine durdu. 1986'da Şam'da ve Suriye'nin diğer bölgelerinde meydana gelen şiddet olaylarının ardından infazlar tekrar yoğunlaştı. İleriki yıllarda da infazlar devam etti. 1989 Temmuz'unda 160 tutuklu toplu olarak infaz edildi.
Tadmur hapishanesindeki bu infazlar Uluslararası Sivil ve Politik Haklar Anlaşması'nın (ICCPR) şartlarının açık bir ihlalidir. Adil olmayan mahkemeler sonucunda verilen idam cezalarıyla ICCPR Anlaşması'nın 6. maddesi ihlal edilmiştir.
90'lı yıllara gelindiğinde birçok politik tutuklu salıverilse de hapiste özellikle işkence sonucu ölüm vakaları Uluslararası Af Örgütü tarafından 1990'lı ve 2000'li yıllarda rapor edilmeye devam edildi. Suriye'de hırsızlık vb. adi suçlar için de idam cezası günümüze kadar çeşitli tarihlerde uygulanmıştır. Suriye'de 2000 yılında iktidara gelen Hafız Esad'ın oğlu Beşşar Esad, babasının ölümünden önce ve sonrasında aralarında bazı insan hakları savunucuları da olmak üzere bazı siyasi tutuklulara kısmi af getirmiştir.
Hama Katliamı
Hafız Esad yönetiminde 1970'ler ve 1980'lerin başında muhalif grupları, özellikle Müslüman Kardeşleri ortadan kaldırmak için planlanan kanlı eylemlerin en şiddetlisi 2 Şubat 1982'de başladı. Başta Hama olmak üzere Suriye'nin kuzeyindeki bütün şehirleri Müslüman Kardeşlerden tamamıyla temizlemesi istenen Rıfat Esad'a 12.000 asker verildi ve özellikle muhalif unsurlarla bağlantısı bulunan 100 ailenin bütün fertlerini içine alan 5.000 kişiyi öldürme yetkisi verildi. Rıfat Esad ve askerleri evlerden işe başlamıştır. Baskı giderek artırılarak bütün evler içindekilerle birlikte yakılıp yıkıldı, hatta çocuklar anne ve babalarının gözleri önünde öldürüldü.
Esad yönetimi bu isyanı tarihte eşine az rastlanır bir şekilde kadın, çocuk, yaşlı demeden masum halkı ayırt etmeksizin şiddet uygulayarak katletmiştir.. Uluslararası Af Örgütü'nün raporuna göre; "Dar sokaklardan tankların ve askeri birliklerin geçişini kolaylaştırmak için şehrin eski sokakları tıpkı çatışmanın ilk beş günü tanklar tarafından evlerin ezildiği el-Hader sokakları gibi havadan bombalandı Günlerce süren ağır bombardımanın ardından 15 Şubat'ta Savunma Bakanı Mustafa Talas isyanın bastırıldığını söylemesine rağmen şehir hala kuşatma altındaydı. İleriki iki hafta boyunca yoğun tutuklamalar sürdürülürken askeri kuvvetlerin halka karşı kötü muamele ettiği ve masum şehir halkına yönelik toplu katliamlar yaptığı bildiriliyordu. Tam olarak ne olduğunu bilmek kolay olmasa da Uluslararası Af Örgütü şehrin dışındaki hastaneden 19 Şubat günü 70 kişinin toplu olarak katledildiğine ve aynı gün Muhafız Tugayı'nın El-Hader bölgesinde ikamet eden herkesi infaz ettiğine dair haberler geliyordu. Şüphelilerin bulunduğu düşünülen binalarda yaşayanları öldürmek için siyanür kullanıldı. Ayrıca askeri havalimanında, şehir stadyumunda ve askeri kamplarda insanlar toplanarak günlerce açıkta ve yiyeceksiz tutuldular."
Rejimin kendi organize ettiği olayları bastırma amacıyla uyguladığı şiddet üç haftadan fazla sürdü. 24 Şubat'ta kendisiyle röportaj yapan bir gazeteciye Esad, şehirde hayatın normale döndüğünü söylediği halde yollar hala kapalı tutuluyordu. En acımasız katliamların yapıldığı bu harekâtta tanklarıyla dar sokaklara giremeyen askeri kuvvetler uzun menzilli bombardıman topları ve tankları kullandılar, helikopterlerle bomba yağdırdılar, şehrin hedef alınan kesimini buldozerlerle yerle bir ettiler. Katliamdan kurtulan bazı Hamalıların anlattığına göre "çürüyen cesetlerin çıkardığı koku bütün şehri kaplamıştı". Yıkılmış binaların kalıntıları altında, sokaklarda yaralılar ve ölüler bulunuyordu. Askerler tarafından cesetlere bile tecavüz edilmişti. Çatışmalar sırasında Hama dışından olup da ikamet yeri Hama olan birçok kişi infaz edildi.
Bir görgü tanığının anlatımıyla Hamalı Şeyh Osman Ailesi Katliamı
"Suriye Ordusunun Askerleri 20 Şubat 1982 tarihinde Hayyı Şergiye ( Doğu mahalle) bölgesinde yaşayan 80 yaşını aşmış olan Muhyiddin Şeyh Osman'nın evini bastı.
Evde Çocukları, Gelinleri, Torunları ve Eşi de vardı. Onu tutuklamaya kalkıştılar. Karşı koyan aile fertlerini öldürdüler. Öldürülenler yaklaşık 30 kişiyi buluyordu.
Bilinen bir kaçının isimleri şöyle.
- Muhyiddin Şeyh Osman'ın Şinab ailesinden olan Eşi.
- Ahmed Şeyh Osman'ın Tahmaz ailesinden olan Eşi.
- Muhammed Şeyh Osman'ın Mansur ailesinden olan Eşi.
- Usame Şeyh Osman'ın Eşi.
- Memduh Şeyh Osman'ın Hâni ailesinden olan Eşi ve üç çocuğu.
- Muhyiddin Şeyh Osman'ın kızı Nuriye ve yedi çocuğu.
- Ahmed Şeyh Osman'ın çocukları Muhyiddin, Me'mun ve Nebil.
- Muhammed Şeyh Osman'ın oğlu Dücane.
Yine bu aileden öldürülenler arasında şunlar da vardı;
- Ömer Şeyh Osman.
- İbrahim Şeyh Osman.
- Zübeyir Şeyh Osman.
- Faysal Şeyh Osman.
- Ziyad Şeyh Osman.
- Osman Şeyh Osman.
Hepsi öldürülmüş, evlerinin de tamamı yıkılmıştı ve gözaltındaki baba Muhyiddin Şeyh Osman da daha sonra öldürülmüştü ve o öldürüldüğünde 80 yaşını aşmıştı."
Saldırılar sırasında kentteki camilerin önemli bölümü yerle bir edildi. Aynı şekilde şehirde bulunan kiliseler de bu bombardımanlarda hasar gördü. Hama'da üç ay boyunca ezan sesi duyulmadı. Yapılan tespitlere göre bombardımanlarda 38 cami ve İslami merkez yok edildi, 19 cami hasar gördü ve bir kısmı da hükümet tarafından farklı amaçlarla kullanıldı. Hama kiliselerinin bombardımanlarla yok edilmesini kimse engelleyemedi. Arkeolojik eser olarak kabul edilen ünlü El-Cedide Kilisesi harabeye çevrildi. Bombalamalardan birçok tarihi eser de hasar gördü.
"Yararlılara tıbbi müdahalenin güvenlik güçlerince reddedilmesi sonucu binlerce kurban ölüme terk edildi. Bazı Hamalı kurbanlar da toplu mezarlara canlı olarak gömüldüler. Hammam el-Seyh Hastanesi, el-Huda Hastanesi, Karate Kulübü Hastanesi ve Zanuba Hastanesi'nin güvenlik güçlerince bombalanması sonucu 185 hasta hayatını kaybetti. Askerler şehirdeki bütün eczaneleri yağmaladılar. 52 eczaneden sadece bir tanesi yağmalanmamıştı. Katliamın kurbanları arasında 40 günlük bebekler ve anne karnındaki embriyolar dahi vardı. Bebekler, yalvaran annelerinin gözleri önünde balkonlardan aşağı atıldılar. Askerler hamile bir kadının karnını delerek doğmamış çocuğun ölümüne neden oldular. Birçok çocuk haftalarca süren yiyecek sıkıntısı yüzünden hayatını kaybetti. Dehşetin en şiddetli şekilde yaşandığı Hama'da çocuklar kendilerini savunabilmek için yaralı askerlerden aldıkları silahları kullanmak zorunda kaldılar. Askerler, mücevherlerini vermeyi reddeden kadınların ellerini kestiler. Birçok kadın, askerler tarafından işkence ve tecavüz edilerek öldürüldü. Kadın ve çocuklara karşı şiddet uygulamayı reddeden askerlerin cezası ölüm oldu. Yaşlılar da ayrım yapılmaksızın infaz edildiler. Evlatlarını gömmeye çalışan yaşlılar acımasızca öldürüldüler. Güvenlik kuvvetleri ölenlerin gömülmesine müsaade etmiyor teşebbüs edenleri bile öldürüyordu. Şehri ceset kokusu kapladı ve salgın hastalık tehlikesi ortaya çıktı. Katliamın son günlerinde akıbeti meçhul, kayıp insanların sayısı giderek arttı. 26 Şubat 1982'de yüksek makamlar tarafından soruşturmaları tamamlamak adı altında tutuklamaların artırılması emredildi. Hama müftüsü de dâhil 1.500 Hamalı zorla alıkonuldular. Alıkonulmalarının ardından bu kişiler bir daha görülmedi. 22 Şubat 1982'de Rıfat Esad, sayıları 1.000'i bulan camilerde çalışan bütün memur ve görevlilerin genel tutuklulardan ayrılmasını emretti. Bilinmeyen bir yere götürülen bu tutuklulardan o tarihten bu yana haber alınamadı. Katliamın ardından şehirdeki kadın erkek oranının değişmesi sonucu aileler geçimlerini sağlamakta zorlandılar. Askerler tarafından yağmalanan mağazalar daha sonra ateşe verilmek suretiyle şehir halkının gelir kaynakları yok edildi."
Hama katliamından sonra 800.000 kadar Suriyeli ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. 20. yüzyılın en büyük katliamlarından olan Hama katliamı o tarihlerde yabancı basında da geniş yer buldu. Mayıs 1982 tarihinde bir Fransız dergisinde çıkan yazıda "Hama katliamındaki kayıpların İsrail'le yapılan Ekim savaşından daha fazla olduğu" ifade ediliyordu. 1982 Mart'ında The Economist dergisinde yayınlanan makale de ise Hama katliamıyla ilgili şunlar belirtilmişti: "Başkent Şam'a 120 mil uzaklıkta bulunan Hama şehrinde neler yaşandığı belki de hiçbir zaman bilinmeyecek. Üç hafta boyunca tank ve toplarla kuşatılan Hama şehrine hükümetin gazetecilerin girişine izin vermesi aylar aldı."
Hama Katliamının Resimlerini çeken Kerem'in Kıssası:
Şam üniversitesi Tıp Fakültesi 6. Sınıf öğrencisi Kerem Kıyase 1982 yılında Hama katliamında gerçekleşen yıkım olaylarından iki ay sonra bölgeye gitmiş ve Arabasının içinden görevlilerden gizli bir şekilde vahşet'in fotoğraflarını çekmişti. Sonra Trablus'a gidip pozları resimleştirmiş çoğaltıp dağıtmıştı. Şama döndükten sonra vahşetin resimlerini onun çektiği ortaya çıkmıştı. Eylül ayında ise Suriye rejimi onu öldürüp evini yıktı.
Katliamın yoğun olarak yaşandığı şehrin tarihi bölgesi buldozerlerle tamamen yok edildi. Müslüman Kardeşler'e göre kayıplar Ordununkiyle birlikte 30.000'den fazladır. Diğer tahminlere göre ölü sayısı 9.000. Fakat bu tahminler, hastanelerden alınan rakamlara göre verildiğinden, hastanelere ulaşmadan gömülenlerin sayısı bilinmemektedir.
Bombardımanlar kilise ve cami ayırt etmeksizin yapılmıştır. Şehirde asırlardır Sünni çoğunlukla dostça geçinen çeşitli mezheplere bağlı 8.000 Hıristiyan yaşamaktaydı. Olaylar esnasında kendini kamufle ederek Hama şehrine girebilen Arap olmayan Fransız Liberasion gazetesi muhabiri Charles Bobit'in 1 Mart 1982'de yayınlanan haberinde "olayların tanığı olarak şehre girdiğim gün karşılaştığım Hamalı bir kadın, kocasının günlerdir kafası kopmuş cesedini evinde saklamak zorunda kaldığını, birçok Hamalının da aynı şekilde yaralı yakınlarını evlerinde tuttuklarını, ezan okunduğu an minareler hedef alındığı için şehirde bulunduğum günler boyunca ezan sesi duymadığı"nı aktarmıştır.
SURİYE'DE KÜRTLERE YÖNELİK İNSAN HAKLARI İHLALLERİ
Genel Durum
Suriye nüfusunun yaklaşık olarak % 10'unu oluşturan Kürt nüfusu, ülkede Araplardan sonra gelen en büyük etnik gruptur. Bu oranlamaya göre 20 milyona yakın Suriye nüfusunun 2 milyona yakınını Kürtler teşkil etmektedir. Ülkedeki genel dini dağılıma baktığımız zaman ise en büyük payı % 70'e yakın bir oranla Sünniler teşkil etmekteyken, ülkedeki Kürtler arasında Sünni oran % 100'e yakındır ve çok az sayıda Şii Kürt bölgede hayat sürmektedir. Suriye'de Kürtler lehçe olarak Kırmançi lehçesini kullanmaktadırlar. Çoğunluk, ülkenin kuzeydoğusunda Irak ve Türkiye sınırı boyunca yerleşmiştir. Kürt nüfusun %30'u Halep'in kuzeyinde Afrin (Kürt Dağları) olarak adlandırılan bölgede yaşamaktadır. Fırat Nehri'nin Suriye'ye giriş yaptığı yer olan Ain Al-Arap'ta (Kubani) Kürt nüfus %10'u bulunmaktadır. %50 ise kuzeydoğuda Cezire bölgesinde ikamet etmektedir. Kürt Dağı'nda yaşayanlar buranın yerli halkıdır. Cezire'dekiler ise sonradan gelen ve Suriye'nin vatandaşlığa almadığı Kürtlerdir. Bu bölgeler petrol kaynakları açısından ülkenin en zengin bölgeleridir. Suriye'nin Gayri Safi Millî hâsılasının (GSMH) yarıya yakınının petrol gelirlerinden oluştuğu düşünüldüğünde, bölgenin önemi daha iyi anlaşılabilir. Buralar dışında Şam, Halep ve Lazkiye'de önemli sayıda Kürt bulunmaktadır.
Tarihsel Durum
Suriye'de Kürtlerin tarihsel süreçteki konumlarını iki ana zaman diliminde incelemek gerekmektedir. Bu iki zaman diliminden ilki Birinci Dünya Savaşından 1950'lere kadar olan dönem, diğeri ise 1950'lerle beraber Bağımsız Suriye ve Arap Milliyetçiliği bağlamında günümüze kadar olan dönemdir.
Suriye'deki Kürtler Suriye'nin bağımsızlığının ilk yıllarında Fransızların da kışkırtmasıyla zaman zaman ayaklanmış, kamu binalarını ele geçirerek Suriye bayrakları yerine Kürt bayrakları asmışlardır. Sorunun temeli, diğer ülkelerde yaşananlar gibi 20. yüzyılın başlarına kadar gitmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu'da yeni sınırların çizilmesiyle, Irak ve Türkiye'dekinden daha az sayıda Kürt nüfus, Fransız mandası altındaki Suriye sınırları içinde kalmıştır. Bunlara ek olarak; 1920'li ve 1930'lu yıllarda Türkiye'de çıkan ayaklanmaların şiddetle bastırılması bastırılması ve 1927 Hoybun Komitesi'nin kurulması sonrasında birçok Türkiyeli Kürt, mülteci olarak Suriye'ye geçmiştir. 1920-1946 manda yönetimi sırasında Fransa'nın "çeşitlilik yaratma politikası" çerçevesinde gelen tüm farklı etnik unsurlar, Suriye uyruğuna kabul edilmiştir. Kürtler manda döneminde birçok avantajdan faydalanmış, orduda görevler dahi almışlardır.
Yukarıda da görüldüğü gibi 1950'li yıllara kadar Kürtler Suriye'de baskı ve kısıtlamalara maruz kalmaksızın yaşamlarını sürdürmüşler ve fazla bir problemleri olmamıştır. 1950'li yıllara kadar bir sorun yaşanmazken sonradan durum değişmiştir. O dönemden sonra Suriye yöneticileri, Kürtleri ülkenin bütünlüğü ve Arap kimliği açısından tehdit olarak görmüş ve bazı sınırlamalar getirmiştir.
1960'lı yıllarda yükselen Arap milliyetçiliği ile baskı yoğunlaşmıştır. Bu yıllarda yapılan toprak reformu, Kürtlerin geleneksel seçkinlerinin ekonomik gücünü kırmayı amaçlamıştır. Reform çerçevesinde kamulaştırılan toprakların %43'ü Cezire bölgesinde bulunmaktaydı.1962 yılındaki nüfus sayımı, bugünkü birçok sorunun temelini oluşturmuştur. Sayımın amacı, Türkiye ve Irak'tan yasa dışı yolla ne kadar Kürt'ün Suriye'ye geçtiğini tespit etmekti. Kürtler vatandaşlık kazanabilmek için, en az 1945 yılından beri Suriye'de yaşadıklarını ispatlamak zorundaydı. Görünmeyen hedef ise zengin kuzeydoğu bölgesinin Araplaştırılmasıydı. Bunu ispatlayamayan Kürtlerin vatandaşlığı ellerinden alınmıştır. Sonradan gelen farklı etnik unsurları ayırma iddiasıyla gerçekleşen sayımda yaklaşık 120.000 Kürt'ün vatandaşlığı kaldırılmıştır. Bunu, Kürtçenin kullanımına ilişkin sınırlamalar izlemiştir.
1963 yılında BAAS rejiminin iktidara gelmesiyle birlikte Arap Milliyetçiliği Suriye politikasının önemli bir belirleyicisi olmuştur. Bu politikalar bağlamında o yıllarda Muhammed Talip Hilal tarafından hazırlanan Arap Kemeri ( Hizam el-Arabî ) projesi ile kuzey bölgelerinde ciddi bir Araplaştırma politikası güdüldü. Bu proje ile beraber Türkiye sınırında 10-15 km genişliğinde ve 300 km. yakın uzunluktaki bir bölge için bir Arap iskân politikası uygulandı ve bölgedeki Kürtler yerlerinden çıkarıldılar. Arap Kemeri Projesi ebetteki ekonomik boyutu da vardı. Suriye'nin kayda değer petrol bölgelerinin bu alanda olması ve yine aynı şekilde ülkenin buğday ve pamuk üretiminin % 80'inin bu alandan karşılanması bu iddiaları desteklemektedir.
1970'li yıllarda Arap Kemeri projesi ile mezkûr bölgede modern tarım köyleri kurulmuş ve bu bölgede Araplar iskân edilmiştir.1975 yılında 4.000 Arap aile bu bölgeye hükümet tarafından iskân edilmiştir ve bu bölgede 41 tane modern tarım köyü kurulmuştur. Arap Kemeri Projesi 1976 yılında hükümet tarafından askıya alınsa da yaşadıkları bölgeden çıkan Kürtlerin eski yerlerine dönmelerine izin verilmemiştir.
Paralel yıllarda Kürtlere yapılan baskılar onların sadece kimlik haklarına karşı olan sınırlamalarla kalmadı. Aynı yıllarda Kürtlerin dillerini kullanma, Kürtçe eğitim gibi birçok alanda hakları ellerinden alındı ve kısıtlamalar getirildi. Kültürel bir takım gösteri ve programlarının kutlanmasına yasak getiren Suriye Hükümetleri aynı kısıtlamaları Ermeniler ve Süryaniler için yapmamıştır. Ermeni ve Süryaniler kendi dillerini konuşabiliyor, kurdukları özel okullarda eğitimlerini kendi dillerinde yapabiliyorlardı. 1970'lerinde sonunda çıkarılan bir kanunla Kürt yerleşim yerlerinin isimleri değiştirilerek Arapçaya çevrilmiştir. O dönemde tüm bu uygulamalar BAAS rejiminin Arap Milliyetçiliği ideolojisi bağlamında uygulanmıştır.
1970'lerle beraber, özellikle 80'li ve 90'lı yıllar Kürt ve Suriye devletinin ilişkilerinin en iyi ve olumlu olduğu yıllardır. O dönemlerde Suriye müftüsü bir Kürt olan Şeyh Ahmed Kuftaru'dur. Bundan daha önemlisi 72-76 yılları arasında bir Kürt olan Mahmud Eyyub başbakan olmuştur. Suriye devletinin Kürtlerle olan iyi ilişkileri sadece Suriye'deki Kürtlerle sınırlı kalmamış, Türkiye ve Irak Kürtleri ile de yakın ilişkiler kurulmuştur. Öyle ki 80'li yıllarda PKK örgütü Suriye'de askeri eğitim kampları gerçekleştirmiş ve Suriye Hükümeti buna göz yummuştur. Bahsedilen yıllarda Kürtlerle olan bu iyi ilişkilerde devletin o dönemler için kendisine daha tehlikeli gördüğü Müslüman Kardeşler örgütü ile uğraşmasından da kaynaklanmıştır. Bununla beraber Suriye'de uygulanan yumuşama politikaları ile devlet kademelerinde iyi konumlara gelen Kürt yöneticiler hiç bir zaman Kürt nüfusun yaşam koşullarını iyileştirilmesine dair çaba göstermemiş, bu soruna ilişkin beyanatta dahi bulunmamışlardır. Bu da görev alan kişilerin görev yerlerinde nasıl durabildiğini göstermesi açısından önemlidir.
1990'lardan sonra değişen iç ve dış gelişmelerle beraber görece rahatlık ortamı Kürtler için son bulmaya başlamıştır. 1998 yılında Abdullah Öcalan'ın yakalanması ve Türkiye'nin Suriye'ye PKK konusunda baskı yapması, ayrıca Suriye'nin Saddam'la tekrardan uzlaşma çabaları Kürtlere karşı sert politikalara geçişin önemli nedenlerinden olmuştur. 2000 yılında Esad'ın yerine geçen oğlu Beşşar Esad Kürtler için bir süreliğine de olsa bir umut olmuştur. Devlet başkanlığına gelen oğul Esad Kürtlerin haklarının geri iade edileceğine ve onları kimliklerine kavuşacağı sözlerini vermiş fakat kısa bir süre sonra bu sözlerin boş vaatler olduğu anlaşılmıştır. Nitekim 2004 Mart ayında yaşanan olaylar artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını göstermiş ve bu olaylar Suriye Devleti ile Kürtler arasındaki ilişkilerde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Raporda 2004 Kamışlı olaylarından sonra yaşanan ihlallere odaklanılacağından ve bu tarihin Kürt nüfusun aleyhine önemli bir gündem oluşturmasından dolayı bu olayların üzerinde biraz daha fazla durulmasında yarar vardır.
2004 Olayları
Mart 2004'te Suriye'deki Kürtler, belki de Suriye'deki varlıkları boyunca en büyük ve en çok ses getiren eylemleri gerçekleştirmişlerdir. 12 Mart 2004'te, Suriye'nin kuzey-doğusunda, Türkiye sınırına bitişik Kamışlı şehrinde bir Arap takımıyla bir Kürt takımı arasındaki futbol maçında atılan siyasi sloganlar nedeniyle çatışmalar çıkmıştır. Çatışmaların nasıl başladığına ve kimin tarafından başlatıldığına dair çeşitli iddialar vardır. Bazı kaynaklar, ilk olarak maçtaki Arap taraftarların Saddam posteri açtığını, bunun üzerine Kürt taraftarların da Mesut Barzani yanlısı sloganlar attığını belirtmektedir. Başka bir iddiaya göre ise futbol maçı hiç başlamamış; maçtan önce stadyumdaki Kürtler, Talabani ve Bush yanlısı sloganlar atarak Araplara saldırmış ve olaylar bu şekilde büyümüştür.
Stadyumdaki kargaşa kısa sürede dışarıya taşmıştır. Kürtler, Kamışlı'daki Araplarla ve güvenlik güçleriyle çatışmaya başlamış, 'özgür Kürdistan', 'işgal bitene kadar ayaklanma' gibi Suriye'de o ana kadar hiç dile getirilmemiş sloganlar atmışlardır. Ayaklanmanın büyümesi üzerine Suriye hükümeti şehre takviye birlik göndermek zorunda kalmıştır. Güvenlik güçleri, çatışmalar sırasında Kürtlere sert bir şekilde müdahale etmiş ve hatta bazı görgü tanıklarına göre misket bombası kullanılmıştır. Olaylar sırasında ölenlerin bir gün sonraki cenaze töreninde de yine kargaşa çıkmıştır. Cenaze töreni sırasında tabutlara Kürt bayrağı sarılmış, Barzani yanlısı sloganlar atılıp Esad'ın resimleri yakılmıştır. Bunun üzerine güvenlik güçleri, törene katılanlara müdahale etmiştir. Olaylar, çok kısa sürede Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Ras el-Ayn, Haseke, Amude, Afrin ve Halep şehirlerine de yayılmıştır. Afrin'de Kürtlerin düzenlediği bir miting sırasında güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu 7 kişi ölmüş; Haseke'de ise Araplar, Kürtlere ait işyeri ve dükkânları yağmalamış, Kürtler de Araplara ait araç ve işyerlerine zarar vermişlerdir. Amude şehrinde ayaklanan Kürtler ise bir karakolu taşlamışlardır. Diğer şehirlerdeki olaylarda da yine Kürtler, devlet binalarına ve özel mülkiyete saldırmışlar, bazı araç ve binaları ateşe vermişlerdir.
Suriye'deki bu olaylar, Türkiye, İran ve Irak'ta da kaygı ile izlenmiştir. Türkiye'de de olaylar dikkatle takip edilmiş ve sınırdaki güvenlik önlemleri artırılmıştır. Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "olayların Türkiye'ye sıçraması için hiçbir neden olmadığını çünkü Türkiye'de bir Türk-Kürt çatışmasından söz edilemeyeceğini" belirtmiştir.
Suriye güvenlik güçleri, bu eylemlere çok sert müdahale etmiştir. Haseke vilayetindeki Irak ve Türkiye sınırları kapatılmış ve Kamışlı şehrine giriş-çıkışlar yasaklanmıştır. Olayların çıktığı şehirlere ordudan takviye birlik gönderilmiş ve bu şehirlerde sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, yaklaşık 2.000 kişi tutuklanmıştır. Birkaç ay sonra hükümet, daha önce göz yumduğu tüm Kürt partilerine birer yazı göndererek lisansları olmadığı için partilerin faaliyetlerinin yasak olduğunu belirtmiştir.
Bu olaylar sonunda hayatını kaybeden insanların sayısı ile ilgili verilen bilgiler ise çelişkilidir. Suriye resmi kaynaklarına göre olayların yedinci günü itibariyle ölü sayısı 25'tir. Ancak Kürt kaynaklar, olayların yaşandığı sıralarda verdikleri haberlerde üç günde 94 kişinin öldüğünü yazmışlardır. Öte yandan Batılı kaynakların ve olayın üzerinden uzun süre geçmesinin ardından yayınlanan raporların çoğunda ölü sayısının 40 civarında olduğu belirtilmiştir.
Yukarıda belli ölçülerle anlatılan olaylarla beraber artık Kürtler ile Suriye Hükümeti arasında ciddi sıkıntılar yaşanmaya başlanmıştır. İnsan Hakları örgütleri olaylarla ilgili olarak Suriye Hükümetine sert uyarılarda bulunmuşlardır. 2004 yılından bir sene sonra ise Kürtlerin meşhur İslam âlimlerinden Şeyh Muhammed Maşuk Haznevi'nin öldürülmesi de gerginliği arttırmıştır. Kamışlı olaylarından önce rejim yanlısı bir din adamı olan Kürt kökenli Şeyh Muhammed Maşuk Haznevi, Kamışlı'daki olaylardan sonra rejimden uzaklaşmış ve Kürtlere kültürel hak verilmesi konusunda çeşitli açıklamalar yaparak hükümetin dikkatlerini üzerine çekmiştir. Yönetimin, Haznevi'nin açıklamalarından rahatsız olduğunu kendisine iletmesine rağmen Haznevi, duruşunu değiştirmemiş ve bu nedenle Kürtler arasında önemli bir kişilik olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Ancak Haznevi, Mayıs 2005'te ortadan kaybolmuştur ve yaklaşık üç hafta sonra, Haziran ayı başında Kamışlı'nın yaklaşık 270 km. güneyindeki Deyr Ez-Zor şehrinde ölü olarak bulunmuştur. Suriye hükümeti, Haznevi'nin bir suç çetesi tarafından öldürüldüğünü açıklamasına rağmen Kürtler, bunun bir infaz olduğunu iddia etmişlerdir.
Bu olaylarla beraber Kürt nüfus ile Suriye rejimi arasındaki ilişkiler iyice gerilmiş ve birçok hukuksuz uygulamalar baş göstermeye başlamıştır. Raporda özellikle baş gösteren bu hukuksuzluklardan bazıları konu başlıkları şeklinde ele alınıp incelenecektir.
Kürtlere Uygulanan Kimlik Ayrımcılığı
Suriye'de Kürtlere karşı uygulanan baskı politikaları birçok alanda kendini göstermektedir. Özellikle Kürtlerin siyasi faaliyetlerine karşı ciddi baskılar uygulanmaktadır. Bununla beraber Suriye'de yaşayan Kürt nüfus açısından en ciddi sorun "kimlik" sorunudur. Suriye'de yaşayan 2 milyona yakın Kürt nüfusundan 350.000'e yakını Suriye vatandaşı sayılmamakta ve kendilerine verilen kimliklerde de ülkede yabancı gözükmektedirler. Bu statüdeki Kürtlerin seçme-seçilme, mülk edinme, devlet dairelerinde memur veya işçi olarak çalışma, devlet hastanelerinde tedavi görme ve seyahat gibi hakları engellenmektedir. Suriye'de "Ecanib" statüsünde olan Kürtler resmi nikâhla Suriye vatandaşlarıyla evlenemedikleri gibi, dini nikâhla yaptıkları evlilikler sonucu doğan çocuklar "Ecanib" statüsünden bile sayılmamakta ve "Maktumin" (kayıtdışı) statüsünde gözükmektedirler. " Maktumin" statüsünde olanların ise hiç bir kimlik kartları olmadığı gibi, nüfus kütüklerinde haklarında hiçbir bilgi yoktur. "Maktumin" statüsündeki çocukların okullara kayıt yaptırabilmesi için siyasi şubeden izin almaları gerekmektedir. İzin alma süreci ise çok meşakkatli olduğu için bu statüdeki çocuklar arasında okula gitmeme oranı çok yüksektir. Bu da devletin Kürt nüfusu eğitimsizleştirme politikalarından bir tanesidir. Ülkede Kürtler arasında "Ecanib" ve "Maktumin" statüsünde olanların toplam sayısı 350.000'i aşmaktadır. Suriye devlet başkanı Beşşar Esad 2000 yılında iktidara geldiği ilk günlerde bu sorunu çözeceğini vaat etmiştir ancak bu güne kadar herhangi bir gelişme olmamıştır. Hatta 2006 yılında BAAS Partisi genel kurulunda bu olayı gündeme almış ama bir sonuç çıkmamıştır. Suriye'de Kürtlere karşı uygulanan bu ayrımcı politika İnsan Hakları Örgütleri tarafından kaygıyla takip edilmekte ve ayrımcılığın bir an önce sonlandırılması talep edilmektedir.
Gösteri ve Toplanma Hakkına Dair İhlaller
2004 Kamışlı olaylarından sonra zaten Kürtlere karşı yoğun baskı uygulayan Suriye Hükümeti baskılarını iyice yoğunlaştırmıştır. Kürtler açısından "intifada" olarak nitelendirilen 2004 olaylarından sonra özellikle Kürtlerin toplu gösteri ve eylemlerine karşı Suriye hükümeti çok sert müdahalelerde bulunmaya başlamıştır. İnsan Hakları Örgütlerinin yakından takip ettikleri bu gösterilerde Kürtler genellikle kendilerine uygulanan baskıların sona ermesini ve haklarının kendilerine iade edilmesini talep etmektedirler.
2005 yılında şüpheli bir şekilde öldürülen Kürtlerin saygın liderlerinden Muhammed Haznevi'nin cenazesine çok sayıda Kürt katılmış ve hükümete tepki göstermişlerdir. Haznevi'nin cenazesinde polis göstericilere karşı sert muamelede bulunmuş ve 60'yakın göstericiyi tutuklamıştır.
2006 yılında ise Uluslararası İnsan Hakları günü dolayısıyla tertip edilen bir gösteride polis göstericiler daha gösteri alanına gelmeden müdahalede bulunmuş, göstericilere karşı uygulanan şiddetle göstericiler dağıtılmış ve bazıları gözaltına alınmıştır. Gösteriyi tertip edenlerden Fuad Aliko'nun olayla ilgili anlattıkları şöyledir:
" Güvenlik güçleri beni, iki oğlumu ve bir arkadaşı çevirdiler ve bana kontrolsüz bir şekilde vurmaya başladılar. Öyle ki aldığım yaralardan dolayı 15 gün boyunca tedavi gördüm."
Suriye'de Kürt nüfusun toplanma ve gösteri haklarına karşı güvenlik güçlerinin müdahalelerini gözler önüne seren olaylar yukarıdakilerle sınırlı değildir. Buna benzer birçok olay daha, benzer tarihlerde vuku bulmuştur. Mesela 2007 Kasım'ında Türkiye'nin Kuzey Irak'a askeri müdahalesini protesto eden bazı göstericilere karşı güvenlik güçleri göz yaşartıcı bomba kullanmış, 1 kişinin ölümüne sebebiyet verirken 2 kişiyi de ağır yaralamışlardır. Bununla beraber 20'ye yakın gösterici tutuklanmış ve yargılanmak üzere askeri mahkemeye sevk edilmişlerdir. 2008 Mart ayında Halep Üniversitesinde Kürt öğrencilerin düzenlemek istedikleri bir konser güvenlik güçleri tarafından engellenmiş ve konser yaptırılmamıştır. Şubat 2009 tarihli başka bir olayda ise Cezire bölgesinde 49 sayılı kanuna tepki olarak yapılan bazı eylemlerde 21 kişi gözaltına alınmıştır. 2009 Mart ayında Halep Üniversitesinde 2004 Kamışlı olaylarının kurbanlarını anmak üzere tertip edilen bir programda güvenlik güçleri 13 öğrenciyi gözaltına almıştır.
Kürtlere Uygulanan Haksız Gözaltı ve İşkenceler
Suriye'de hapishane şartları ve tutuklulara karşı kötü muameleler işbu raporun ilk bölümünde anlatılmıştır. Kürtler de bu kötü muamalelerden nasibini almaktadır. Tutuklular genel olarak aileleri ile görüştürülmemekte, bundan da öte ailelerin tutukluların yerlerini bilmemesi gibi durumlarla da sık sık karşılaşılmaktadır. Tutuklular genelde ilk olarak güvenlik birimlerinde tutulmakta ve daha sonradan normal hapishanelere yollanmaktadırlar. Fakat güvenlik birimlerinde ki bu tutukluluklar bazen aylarca sürebilmektedir. Tutuklulara karşı bu muameleler Kürtlerle beraber diğer gruplara da uygulanmaktadır. Konuyla ilgili olarak açıklamada bulunan bir KDP-S üyesine göre:
" Kamışlı'da merkez hapishanesinde tutuklu iken eşim beni görmeye geldi ve ziyaret için sadece 5 dakika verildi. Ufak çocuğumun yalvarmaları ve ricası sonucu görüşmemizi 10 dakikaya çıkarttılar."
Tutukluluk şartlarındaki sıkıntıların yanında diğer bir sıkıntı da tutuklulara karşı uygulanan işkencelerdir. Çeşitli insan hakları örgütleri bu konularla ilgili araştırmalar yapmışlardır ve vardıkları sonuçlar ürkütücü boyuttadır. İşkence ile ilgili mağdurların aktardıkları birçok bilgi mevcuttur. Kasım 2007 Kamışlıda'ki protestodan sonra tutuklanan göstericilerden bir tanesinin aktardıklarına göre:
"Bizi Kamışlı'da bir polis merkezine götürdüler ve ilk gece bizi dövdüler. Ondan sonraki 12 günde çeşitli işkencelere maruz kaldık ve çok zor günlerdi. Ellerimiz arkada bağlı, gözlerimiz kapalı ifadelerimizi alıp bizden parmak izi istiyorlardı. Bizi Amerika ajanı olmakla suçlayıp kablolarla dövüyorlardı."
2008 yılında gözaltına alınan ve 3 ay boyunca tutuklu kalan bir mağdur ise kendisine yapılanları şöyle anlatmıştır:
" ... ellerimi ve ayaklarımı bağlayıp, gözlerimi siyah bir şeyle kapatıyorlardı. Böylece 11 gün boyunca beni beklettiler ve sadece yemek için 10'ar dakikalık aralarda çözüyorlardı. Uykum geldiğinde düşecek olursam beni soğuk suya sokuyorlar ve kablolarla dövüyorlardı. Bu işkenceden dolayı birçok hastalık geçirdim. Serbest bırakıldıktan sonra yaptırdığım muayenelerde midem, böbreklerim ve göğsümde birçok hastalık ortaya çıktı..."
En çok uygulanan işkence çeşitlerinden bir tanesi de yetersiz uykuya maruz bırakılmadır. 2006'da gözaltına alınan bir tutuklunun ifadeleri şu şekildedir:
" ... beni tek başıma bir hücreye koydular ve gardiyanlar sık sık hücreme gelip beni soğuk suyla kaldırıp uyumamamı söyleyip ayakta durmamı istiyorlardı..."
Başka bir tutuklu Kürt aktivist ise hapishanedeki şartları şöyle anlatmıştır:
" Biz güneş almayan havasız bir hücredeydik. Temiz hava alma imkânımız da yoktu. Vücudumda derimde isilikler oldu. Kışın bir adet battaniyemiz vardı ve o da pire ve ısıran böceklerle doluydu. Hücrede birbirlerimizle konuşmamız yasaklanmıştı. Her kim konuşursa dövülüyor ve hakarete uğruyordu."
İşkenceye maruz kalanların yaşadıkları elbette bunlarla sınırlı değildir. Bazı mağdurlar kendilerine yapılan hakaretleri dillendirmekten dahi utanç ve sıkıntı duymaktadırlar. Ama genel olarak bahsettiklerinden çıkan, işkence edenlerin mağdurların annelerine, eşlerine, kız kardeşlerine de hakaret ettikleri yönündedir. Bir Kürt tutuklunun ifadesine göre gardiyanlar Kürtlerin hepsinin vatan haini olduğu söylediğini ve bunu sık sık tekrar ettikleri yönündedir.
Siyasi Partilerin Durumu
Suriye Anayasasındaki kanunlardan hareketle Suriye'de hiç bir partinin resmi izni yoktur ve hepsi her an kapatılma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Nitekim 2004 olaylarından sonra Suriye yetkilileri bütün partilerin kapatıldıklarını duyurmuşlardır. Bu olaylardan sonra özellikle Kürtlerin mevcut parti ve oluşumları ile bu parti ve oluşumların yetkilileri hakkında ciddi takibat başlatılmıştır. Tutuklanan parti yetkililerinin ekseriyeti Suriye Ceza Kanununun 288. Maddesi gereği hükümetin izin vermediği siyasal ve sosyal oluşumlarda bulunmak suçuyla yargılanmaktadırlar. Suriye güvenlik güçleri özellikle 5 parti üzerine odaklanmışlar ve bu partilerin yetkililerini tutuklamaktadırlar. Bu partiler Yekiti, Kürt Gelecek Hareketi, Azadi, KDP-S ve PYD'dir.
2007 yılından itibaren güvenlik güçleri tarafından Yekiti Partisinin yedi üst düzey yetkilisi tutuklanmıştır. Bunlar arasında genel sekreter ve eski genel sekreter de mevcuttur. Kürt Gelecek Hareketinin resmi sözcüsü de 2008 Ağustosunda tutuklanmıştır. Azadi Partisi'nin ise genel sekreteri dâhil olmak üzere yedi yetkilisinin 2008 yılında tutuklandığı belirtilmiştir. Kürt Sol Partisi'nin genel sekreteri ise 2008 Temmuz'unda tutuklananlar arasındadır.2007 Haziran'ında ise KDP-S lideri Adnan Buzan güvenlik güçleri tarafından tutuklanmıştır. Tüm bu tutuklamalar Suriye'de Kürtlerin siyasi partilerinde siyaset yapmanın ne kadar zor ve tehlikeli olduğunu göstermektedir. Genel itibarıyla tutukladıktan sonra serbest bırakılan yetkililer, serbest bırakıldıktan sonra da takip edildiklerini ifade etmektedirler. Hatta ara ara gözaltına alınıp ifadeleri alınan yetkililer de bulunmaktadır.
Kültürel Haklar
Suriye yetkilileri son 4 yıldır Kürtlerin Nevruz bayramlarını kutlamalarına izin vermemektedir. 2006 yılında Nevruz kutlamak isteyen yaklaşık 3000 kişilik bir gruba güvenlik güçleri müdahale etmiştir ve grubu dağıtmak için göz yaşartıcı bomba kullanmıştır. Bu olayla birlikte güvenlik güçleri onlarca kişiyi de gözaltına almıştır. Bundan iki yıl sonra 2008 yılında Kamışlı'da Nevruz'u kutlamak isteyen 200 kişilik bir gruba güvenlik güçleri yine müdahale etmiş ve grubu dağıtmıştır. 2009 Mart ayında da güvenlik güçleri Nevruz'u kutlamak isteyen yüzlerce insanı engellemek istemiş ve onlarca kişiyi gözaltına almıştır. 2008 Nisan ayında ise Askeri İstihbarat 9 kişiyi Nevruz kutlamalarına katıldığı gerekçesiyle gözaltına almış ve sekiz gün sonra serbest bırakmıştır.
Suriye güvenlik güçleri Kürt nüfusun kültürel bayramlarından Nevruz'un kutlanmasını engellediği gibi zaman zaman Kürt nüfusun tertip ettikleri anma toplantılarına da müdahale etmektedir.
İsim Değişiklikleri
1970'li yıllarda uygulamaya konan kanunlarla Kürtçe olan bölgelerin isimleri Arapça olarak değiştirilmiştir. Bir Kürt siyasi partisi olan PYD üyesi, Mayıs 2006'da 'Ain el-'Arab Siyasi Güvenlik güçleri tarafından tutulduğu sırada bu konuyla alakalı olarak maruz kaldığı işkenceyi şöyle anlatmıştır:
"Bana hem fiziksel hem duygusal işkence yaptılar. Fiziksel işkence daha şubeye varır varmaz başladı. Şubenin başındaki memur bir kırbaçla ayaklarıma vurdu. Vücudumun çeşitli bölgelerine vurdu. Beni aşağıladı, tehdit etti ve Kürtleri aşağılayıcı şeyler söyledi. Cebimde bir defter vardı, oraya rejimin adını değiştirip 'Ain el'Arab koyduğu şehrin Kürtçe ismi olan "Kobani" yazmıştım. Defteri bulunca bana "Senin de Kobani'nin de Allah belasını versin. Neden 'Ain el'Arab diye yazmıyorsun" diye bağırarak, yüzün üstünde kırbaç vurdu. İşkenceye yaklaşık altı saat boyunca aralıklı dayakla devam etti."
Bununla beraber isimler konusundaki bir sıkıntı da ticarethane isimlerinde başgöstermektedir. Suriye yasalarına göre işyerlerinde kullanılan isimler ve vitrinlerinde kullanılan yazıların %60'ı Arapça olmak zorundadır. Bu zorunluluktan sadece 'Mercedes', 'Adidas' gibi uluslararası markalar muaf tutulmaktadır.
Kürt insan hakları örgütü MAF; "Suriye'de milyonlarca kişi tarafından konuşulan Kürtçeye, Fransızca ya da İngilizce muamelesi yapılmasını anlamsızlığı"na vurgu yapıp, "Suriyeli Kürtler kendi kültürleri ve dillerinin Suriye tarafından saldırıya uğradığını hissediyorlar" şeklinde açıklama yapmıştır.
SONUÇ VE ÖNERİLER
Suriye'deki Kürt nüfus Suriye rejiminin muhaliflere biçtiği "vatan hainliği" yaftası ile yok sayılmaktadırlar. Kendilerine çeşitli alanlarda uygulanan ayrımcı ve baskıcı politikaları ile adeta görmezden gelinmektedirler. En temelde Kürt nüfusunu kimlik ayrımcılığına tabi tutan Suriye yönetimi bununla da yetinmeyip Kürtlerin birçok eğitim ve kültürel haklarına da baskı uygulamaktadır. Kendi dillerini konuşmaları yasak olan Kürtler kendi dillerinde eğitim de alamamaktadırlar. Kürt nüfusa karşı uygulanan bu ayrımcı politikalar çok eski yıllara dayanmakla beraber özellikle 2004 yılındaki olaylardan sonra artmaya başlamıştır.
Son yıllarda Türkiye ile sıkı ilişkiler içine giren Suriye'nin içe dönük insan hakları uygulamalarında düzenlemelerle iyileştirmeler yapması mecburidir. Türkiye'de "açılımlar"ın tartışıldığı bir ortamda Suriye'de kendi açılımlarını acil olarak masaya koymalıdır.
Suriye hükümeti öncelikle hak ihlallerinin temeli olan 49 sayılı kanun gibi yasal mevzuatı acilen değiştirmeli, cezaevleri şartlarını insani koşullara çekmelidir. Müslüman Kardeşler ve Kürt nüfus başta olmak üzere muhalif gördüğü tüm kesimlerin şikâyet ve taleplerine kulak vermeli, yurtdışında mülteci durumda olan milyonlarca Suriyelinin ülkeye dönüşüne olanak tanımalı, 350.000'e yakın kimliksiz Kürdün sorununu acilen çözmeli, katledilen ve akibeti halen belli olmayan binlerce insanın akibetini açıklamalıdır.
MAZLUMDER, Suriyeli yetkililere
- 49. Sayılı Kanunun ve diğer insan haklarına aykırı kanunların, yürürlükten kaldırılması ve bu yönde yargı reformunun yapılması,
- Hapishane ve gözaltı merkezlerinin insan hakları örgütlerinin denetimine açılması,
- Hama ile başlayan süreçte bugüne kadar kaybolmuş kişilere ilişkin Suriye yönetiminin daha şeffaf politika izleyerek bu kişilere dair kamuoyunu bilgilendirmesi,
- Halen yurt dışında bulunan 2.000.000 mültecinin ülkeye girişine izin verilmesi ve dönüşlerin sözde değil yapıcı reformlarla desteklenmesi,
- Kürtlere yönelik temel hakların iade edilmesi ve her türlü ayrımcılığa son verilmesi çağrısında bulunuyor.
MAZLUMDER, yapılacak olan reformlarla ilgili bugüne kadar çoğu sözde kalmış girişimlerden ziyade daha yapıcı, sürdürülebilir ve sahici adımların atılması gerektiğine inanmaktadır. Suriye bu sorunları insan hakları bağlamında çözmeye dönük adımlar atarsa uluslar arası toplumla ve Türkiye ile bağları daha da güçlenecektir. Suriye Yöneticilerinin insan hakları örgütlerinin bu önerilerini dikkate almamaları durumunda ise, Suriye uluslar arası arenada her geçen gün daha da güç kaybederek, bu günlerde örneklerini gördüğümüz gibi, yöneticileri insanlık suçu işlemiş şahıslar olarak Uluslar arası mahkemelerin önüne çıkartılan ülkelerin durumuna düşecektir.

